Yeniçeri Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi / Journal Of Social Sciences,C.1,S.1,2009
Birol Yaşlı
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tarih Bölümü A.B.D. Lisans Öğrencisi
Üçüncü Mehmed genç yaşında öldüğü zaman hayatta olan en büyük oğlu Ahmed on dört yaşında idi; Kuyucu Murad Paşa’nın himmetiyle memlekette sükûneti ifadeye muvaffak olan I. Ahmed’in de genç yaşında ölümü saltanat için yetişkin evlâd bırakmasına mani olmuş ve o tarihe kadar gelen teamülün hilâfına olarak yirmi altı yaşında bulunup dimağen hasta olan biraderi I. Mustafa hükümdar ilân edilmişti.
Sultan Ahmed çocuk denecek yaşta hükümdar olduğu zaman henüz evlenip çocuğu olmamasına mebni o zamana kadar devam edip gelen kanun hilâfına kardeşinin hayatına dokunmamış ve çocukları olduktan sonra Mustafa’yı öldürtmek istediyse de hastadır zararı olmaz diye devlet adamları mâni olmuşlardı. I. Mustafa’nın ilk hükümdarlığı üç ay on gün sürmüş cinneti saklanmaz bir hale gelmiş olduğundan Dar-ûs-saâde ağası Mustafa Ağa’nın sadaret kaymakamı, Şeyhülislâm ve diğer devlet adamlarını ikazı üzerine Sultan Ahmed’in henüz on dört yaşında bulunan büyük oğlu Osman, hükümdar ilan edilmiştir(1027 H-/1618 M).[1]
Osmanlı saltanatına geçen bu padişah, iyi bir saray terbiyesi görmüş; erkence de gelişmiştir. Küçük padişah tahta oturur oturmaz, Şark seferinde bulunan Sadrâzam’a, Vezirlere, Beylerbeyine ve bütün askerlerine hitaben bir Hatt-ı Hümâyûn neşrederek, saltanat usûlünde yapılmış olan değişikliği an’aneye uygun bulmadığını beyân etmiştir.[2]
Ordu yeni padişahı büyük bir coşkuyla alkışladı. Çünkü bu ikinci cülûs, asker için mutlaka bir ikinci bahşişe alâmetti. Üç ay içinde altı milyon dağıtılması hazîneyi kuruttu.[3] II. Osman’ın tahta çıkışının ilk aylarında Osmanlı ordularının İran karşısındaki mağlubiyetleri ve neticede Nasuh Paşa’nın vaktiyle tayin ettiği şartlara göre bir barış yapılmıştı. Böylece İran meselesi az zararla kapatılmış oluyordu. Genç padişah ilk olarak amcası I. Mustafa’nın lüzumsuz yere tahta çıkarılmasında dahil bulunan sadaret kaymakamı Sofu Mehmed paşa’yı arl ile yerine Öküz Mehmed Paşayı tayin etti. Fakat on ay kadar makamından kaldıktan sonra azledildi. Yerine padişaha kıymetli hediyeler takdim ederek göze giren İstanköylü Güzelce Ali Paşa tayin edildi. Ali paşa’nın en önemli faaliyeti zenginleri haraca kesmek oldu. Böylece hem kendi kesesini doldurmak, hem de paraya düşkünlüğü bilinen padişaha takdim ederek mevkini kuvvetlendirmek istemişti.[4]
Osmanlı-Lehistan Mûnasebetleri
Osmanlı- Lehistan Mûnasebetleri III.Murad devrindeki esaslar dahilindeki imzalanan yeni antlaşma ile, iki devlet arasında ve hudutlarda Nisbî bir sükûnet tesis edilmiş ise de, tarafların akınları ve bilhassa Kazakların Türk topraklarına tecavüzleri üzerine yeniden bozulmuştur.[5]
1618’de İstanbul’a gelen Leh elçisi Kazakların fenalıklarından bahsedildiği zaman, bu taarruz Kırım Hanı’nın akınlarının sebep olduğunu beyan etmesi üzerine Han’a Sulha aykırı hareket etmemesi emrolunmuştu; lâkin bu sefer de Lehliler Boğdan işine müdahale etmişler ve Boğazdan tabi olan Hatin Kalesini işgal eylemişlerdi (1026 H-/1617M).
Devlet adamları Pâdişah’ın Lehistan’a harp açmasını istemiyorlar ve bu işin bir serdar tayini ile halledileceğini söylüyorlardı; Fakat Padişah bu husustaki mûteleaları dinlemediği gibi kralın anlaşmak üzere göndermiş olduğu murahhasında da Sultan Osman kabul etmedi ve hattâ bu hususta İngiliz sefirinin tavassutunu da reddetti.[6] Sultan II. Osman Sadrazam Güzelce Ali Paşa’nın da teşvikleriyle Lehistan’a bizzat sefere çıkmaya karar verdi. Devlet erkânının bu işin bir serdar ile halledilebileceği teklifini benimsemedi. Hatta İngiliz seferinin tavassutunu da dinlemedi. Büyük bir zafer kazanıp döneceğini ümit eden II. Osman, kardeşi şehzade Mehmed’i “def’i dağ dağa-i fitne düşüncesi ile öldürttü. Onun bu hareketi halk arasında büyük bir teessüre sebep olmuştur. Genç ve toy padişahın devlet hazinesini tasarruf için sipahilerin ulûfelerini verdirtmemesi, yeniçeriler arasındaki firarları tespit için bizzat yoklama yapması askerin şevkini kırmıştır. Hatta ulemanın arpalıklarını keserek ilmiye sınıfında gücendirmişti. Asker isteksiz bir halde Davut Paşa Karargâhından hareket etmiştir. Ordu Edirne’den İshakçı’ya gelerek Tuna üzerine köprü inşa etmiştir. Ordunun konakladığı yerlerde esirler askerin atış talimlerinde nişangâh olarak kullanılmıştır ve padişahın bu şımarık ve haşin hareketleri hayra alâmet görülmemiştir.[7]
Osmanlı ordusu 2 Eylül 1621’de (15 şevval 1030)geldi;kale altında Leh müstahkam ordugahı ve alt tarafında kazak kuvvetleri vardı; varıldığı gün harbe başlandı.[8] 3 Eylülde ilk vuruşmalar oldu ve Bosna beylerbeyi şehîd düştü. Böylece 1 ay, 3 gün sürecek olan Hotin muhasarası başladı. 8 Eylülde Türkler, ilk umumi taaruzlarını (“yürüyüş”) yaptılar. 1000 asker, 32 bayrak, 2 sancak, 12 top kaybeden ve bir tabyasını bırakan düşman, şiddetle karşı koydu. Yeniçeriler tabya zabdedilir edilmez yağmacılığa koydukları için fazla başarı kazanılamadı. II.Osman, Kırım Nogayları’nın reisi Kantemir Mırza’yı, birkaç ay önce ölen Vezir İskender Paşa’nın yerine Öz Beylerbeyisi yaptı ve akına memur etti. Kantemir Paşa Lehistan içlerine daldı. 2500 esir ve büyük ganimetle döndü.
Ertesi gün, 9 Eylül’de ikinci umûmi taarruzda bir netice vermedi. 2 gün sonra, 11 Eylülde, üçüncü yürüyüş yapıldı. Gene bir netice çıkmadı. Karaman Beylerbeyisi Doğancı Ali Paşa, Dinyester Kuzey yakasına geçip Hotin Kalesinin nehrin öte, tarafından da bombardımana başlamıştı.[9] 14 Eylül (27 Şevval) de yapılan dördüncü yürüyüşte çok değerli bir kumandan olan Karakaş Mehmed Paşa düşman müstahkem mevkine girip bayrak dikeceği sırada göğsünün iki tarafından tüfenk kurşunlarıyla vurulup şehîd düştü.[10] Binlerce şehîd veren ve Sadrâzam’ın seyirci kalmasından cesaretlerini yitiren Osmanlılar geri çekildiler. 23/24 Eylül gecesi 800 Ukrayna Kazağı Dinyester’in karşı yakasındaki Hüseyin Paşa’nın karargâhını bastı. Karaman Beylerbeyisi Doğanca Ali Paşa şehîd oldu. Bolu Sancak Beyi yaralandı. Sabık sadrâzam Hüseyin Paşa, atına atlayıp kaçıyordu ki, Öz-i Beylerbeyisi Kantemir Paşa (Mirza) yetişti ve düşmanı bozarak vaziyeti kurtardı.
24 Eylülde, Sultan Osman Hân, beşinci yürüyüş (umûmi taaruz)için emir verdi. Rumeli tımarlıları ve Kırım atlıları büyük başarı kazanmak üzereyken yeniçeriler adeta savaşmak istemeyerek gevşeklik gösterdiler. Bu yüzden hiçbir netice alınamadı. II. Osman, Yeniçeriler’in kasten bu şekilde hareket ettiklerini anlamıştı. Bundan sonra, hükümdarla yeniçeri’nin ocağının arası her geçen gün biraz daha açılıyordu. II. Osman 26 Eylül akşamı 100 yeniçeri’nin başını vurduysa da bu, ocağın padişaha biraz daha kinlenmesinden başka netice vermedi. Yeniçeriler kahramanlık gösterenlere padişahın iltifat etmediğini veya bir altın (2.500TL) bahşiş vererek hareket ettiğini ileri sürüyorlardı.
3 gün sonra, 27 Eylülde II. Osman, altıncı ve sonuncu umûmi taaruz emrini verdi. Sultan Osman askerini ön saf hâlinde düzenleyip birbiri ardından taarruza geçirtti. Fakat âdeta savaşmayan Yeniçeriler’in tutumu karşısında Tımarlılar ve Kırımlılar’ın mâneviyatı sarsıldı. Büyük kayıp veren Türkler, karanlık basarken geri çekildiler.[11] “Hotin önünde 35 gün devam eden mücadelelerden kâti bir sonuç elde edilmemişti.” [12]
Ertesi gün, bir Meşveret Meclisi akteden Sultan II. Osman:”Hotin Kalesinin zaptı muhakkak olacaktır. Gerekirse kışı bile burada geçiririz. Buna göre gayret edip, hazırlıklı olasınız!” dedi. Sonra orduya bir ay istirahat verildi. Diğer taraftan artık savaşmayacak kadar yıpranmış ve yorulmuş olan Leh ordusunda savaşa devam edemeyecek hale gelmişti. Ayrıca ikmal yolları Osmanlılar tarafından kesilip, ülkenin iç kısımları, Türk akınlarıyla yağma ve tahribe uğradığından yiyecek ve mühimmat sıkıntısı ile karşı karşıya kalınmıştı.
Askerin hasta olması ve ölüm olaylarının artması sonucu, artık sulh zaruri bir hale gelmişti. Böylece Kanunî Sultan Süleyman zamanında aktedilmiş olan şartları esas olmak üzere Osmanlı-Lehistan Sulhü imzalandı (6 Ekim 1621).
Buna göre:
1. Kanunî sultan Süleyman zamanında tespit edilen şartlar esas alacaktır;
2. Eskilerden olduğu gibi, iki tarafta dostuna dost, düşmanına düşman olacaktır;
3. Kazaklar Osmanlı topraklarına akın etmeyecek, Karadeniz’e çıkmayacaklar; [13]
4. Lehliler’in sınır boyunda yaptıkları kaleler yıkılacaktır;
5. Hotin Kalesi Osmanlı hâkimiyetinde bulunan Boğdan Voyvodalığına teslim edilecek;[14]
6. Boğdan Voyvodası Leh topraklarına saldırmayacaktır;
7. Kırım askeri Lehistan’a akınlar yapmayacaklardır;
8. Lehistan padişaha layık hediye ve Pişkeşler gönderecek;
9. Lehistan öteden beri ödemekte olduğu 40.000 Floroni Kırım Hanlığına ödemeye devam edecektir;
10. Lehistan İstanbul’da daimi elçi bulundurma hakkına sahip olacaktır;[15]
Bu suretle II.Osman, Yeniçeriler’in gayretsizliği, ordudaki bâzı kumandanlar arasında amansız rekabet yüzünden Hotin’i düşürmemekle berâber, Lehistan gibi büyük bir Avrupa devletine baş eğdirmiş oldu.
II. Osman ve Orduy-u Humâyûn, 9 Ekimde Hotin önlerinden ayrıldı. Bu sûretle Hotin’de 1 ay, 8 gün geçirilmiş oluyordu. Ocağın ilk günlerinde Edirne’ye varıldı ve burada birkaç gün kalındı. 12 Ocakta Edirne’den hareket eden II. Osman Hân, 13 gün sonra 25 ocak 1622’de çok büyük törenle İstanbul’a girmiştir. İstanbul, üç gün üç gece donatılmış ve şenlikler yapılmıştır. Sefer-i Humâyûn, tam 8 ay, 5 gün sürmüştür.[16]
II.Osman’ın Âkıbeti
Lehistan seferine bizzat padişah ile Kırım Hanı Canbey Giray iştirak edip Lehistan ordusunda ise yalnız kralın oğlu bulunması ve buna rağmen bir başarı elde edilmemesi mahçubiyeti ve teessürü mucip olmuştu. Bundan dolayı II. Osman, bu muvaffakiyetsizliği askerin gayretsizliğine ve askerler de bunu kara hadımların sözleriyle hareket eden padişahın hasisliğine atfederek iki taraf birbirine küsmüştü. II. Osman muharebe esnasında kapıkulu suvarilerinin gayretsizliklerini görüp onlara karşı hareket etmiş olduğundan dolayı bunlarda kendisine küsmüşlerdi.[17]
Sultan Osman, İstanbul’a döndüğünden beri kendisini kederli ve hayalperest tabiatına teslim ederek, halkı şiddetle aleyhine çevirmişti. Bir-iki paşa ile berâber geceleri sokak ve meyhâneleri dolaşır, bu suretle polis gözcülüğü Subaşılık vazîfesini görürdü. Şarap ve tütün kullanılmasına karşı şiddetli emirler neşretti. İstanbul’da fiyatlar çok yükselerek, halk bunu padişahın temâ’kârlığına haml etti.
Sultan Osman ise haren zevkini gittikçe arttırıyordu. Aslı Rus olan Haseki Sultan’ın padişah üzerinde pek nüfuzu vardı. Haseki Sultan’ın memnuniyetine celbetmek için şenlikler yapılarak, Lehistan muhârebesinin bâzı vak’aları bataryalar zaptı gibi bâzı, cenk sahneleri teslim edildi.[18]
II. Osman devlete ıslahat yapmak istiyor, fakat tecrübesiz olduğundan saraydaki cahil mukarriplerinin tesiri altında kalıyordu. Islahata ocaklardan başlamak istemişti; Ocağın mevcudunu anlamak için yaptığı yoklamadaki mevcudu maaş defterinde olan miktardan az bulmuş ve parayı kesmişti; Bu hal mevcut olmayan askeri mevcut gibi göstererek onların yevmiyelerini dercep eden ocak zabitlerinin işine gelmediğinden onlarda askerin memnuniyetsizliklerini iştirak etmişlerdi.[19]
II. Osman, bâzı halefleri gibi yalnız orduda değil, topyekûn mûesseselerde reform yapmaya kalkışmış, acele ettiği için partiyi kaybetmiştir. II. Osman’ın yapmak istediği reformların karakterleri sathî değil radikaldir. Meselâ kapıkulu Ocaklar’ını ıslah değil; ılga etmek, yerine Anadolu, Suriye ve Mısır Türkler’inden müteşekkil yeni, yalnız askerlikle uğraşan, padişahın emirlerini mutlak şekilde bağlı bir ordu kurmak istiyorlardı. Bu şekilde saray, harem, ilmiye teşkilatlarını yeniden kurmak, yeni konular çıkarmak, hattâ kıyâfet inkılâbı yaparak daha pratik giyinmek ve giyindirmek niyetindeydi.[20]
Sarayda ise, Kızlarağası Süleyman Ağa, saltanat âdâbını bi hakkın bilen ve devlet işlerinde tecrübeli ve bilgisi olan bir kişi değildi. Ancak para düşkünlüğü yanında, gittikçe kadın tutkusu artmaya başlayan padişah üzerinde büyük bir nüfuz kurmuştu. Öyle ki padişahla arabaya veya taht-ı revana beraber biner, devleti adeta kendisi yönetirdi.
Bunun gibi bir ilmiye mensubu olup, II.Osman’a hocalık etmiş olan Ömer Efendi de ciddiyet ve bilgide mahrum bir kişi idi. Hotin seferinden önce, ulemanın arpalık sınıfı ile karşı karşıya gelmişti. Seferden döndükten sonra, şehirde gece tebdillerine çıkan, tütün ve içki yasağından sonra, kahvehane ve meyhaneleri dolaşarak ele geçirdiği halkı küreğe mahkum eden padişah, bu suretle şehirlerinin ve aleyhine dönmesine sebep olmuştur. Yine padişahların, soyu ve mezhebi belli olmayan, küçükten esir alınıp cariye olan kızlarla evlenmesi usûlünden vazgeçerek Şehülislam Es’ad Efendi’nin kızı ile evlenmesi ve bu hususta yapılan ikazlara aldırmamasında devlet ricali ile halkın hoşlanmadığı bir davranış olmuştur.[21]
II. Osman’ın Rüyâsı
II. Osman, rüyasında; sırtında zırhın bulunduğu tahta oturmuş, Kur’ân-ı Kerim tilâvet etmekte iken peygamber efendimizin kendisine yaklaşık elinden Kur’ân’ı ve arkasından zırhını aldıktan sonra yanağına bir tokat vurarak onu tahtından düşürdüğünü kendisinin yerden kalkıp Resûl’ün pây-ı mübâreklerine yüz sürmek istemiş ise de buna muvaffak olmadığını müşahade etmiştir. Rüyasını Ömer Efendi’ye anlatmış; O’da rüyada muvaffak olmadığına hacc-ı şerif ile nâil olacağını söylemiş, din ve devlet için vâki tasarruflarından tereddüde düştüğü için peygamberin itâbına mâruz kaldığını, bunda tereddüt etmeden icrâata girişmesi lazım geldiğini söyleyerek bu müthiş rüyayı dahi, kendi telâkkilerine uygun şekilde tevil etmiştir.[22]
Birkaç gün sonra da, kendi imamını çağırarak, bu rüyasında söz açar. İmam Efendi de “üsküdâri Aziz Mahmud Hüdâyî Efendi, duası makmul kulunuzdur. Ondan istiftâ buyurun” cevabını verdi.
Rüyasını bir kağıda yazarak tabirini isteyen pâdişah, Aziz Mahmud Efendi “okuduğunuz Hükm-i Rabbânîdir. Ve ona imtisal lâzımdır. Oturdukları taht Cübbe-i Vücûttur. Bu rüya ziyade korkulu ve muhattarılıdır. Allah bilir bu korkulu vaka yakın günlerde olur. Tövbe ve istiğfar üzre olup, evliyanın türbelerini ziyaret edip, imdat talebinde bulunun! “ cevabını yazdı. Bu tâbir üzerine hacdan vazgeçen II. Osman Ebû Eyyüb türbesini ziyaret ederek fukaraya sadakalar dağıttı, kurbanlar kesildi.
Hacca gidemeyeceğini kesin olarak anlayan II. Osman Mısır’ın uzaklığı ve muhaliflerin itirazlarından çekinerek Halep ve Şam taraflarına niyet eyledi. Ancak daha sonra korkunun ağırlaşması karşısında, yalnızca Bursa’ya gitmeye karar verdi.
Sultan II. Osman’ın, Anadolu’ya sefere çıkıp, oradan Hacc’a gideceği, şâyiası dilden dile abartılarak yayılıyordu böyle bir habere inanmayanların ve bilhassa yeniçerilerin kuşkulu tavırları pay-ı tahtta dahili bir gerginlik hali yarattı.[23]
Yeniçeri ve sipahi elebaşları aralarında görüşüp padişahın gitmesi mutlak birden yüz çevirmesinden ötürüdür, başka türlü değildir; düşman vazgeçmelidir, diye karar verdiler ve sonra kendilerine iltihak edenlerle beraber at meydanı’na (Sultanahmet meydanı) geldiler, cemiyetleri büyüdü; Şeyhûlislama müracaat ederek padişahı bu hocası Ömer Efendi’nin konağını yağmaladılar. Sultan Osman bu ayaklanmayı duyunca ulemayı saraya getirerek sebebini sordu; onlar da “Kul Taifesi pâdişahın Anadolu’ya geçtiğini istemiyorlar ve Kızlarağası ile hocanın sürgün edilmesini talep ediyorlar” dediler.
II. Osman hacca gitmeyeceğini, fakat bunları azletmeyeceğini söyledi; ertesi gün cemiyet, Müftü ve Kazaskerlerde dahil olduğu halde halk meydanı’nda toplandı.
Murahas olarak saraya gönderilen ulemanın gelmediğini gören cemiyet erkanı saraya girmeye karar verdiler: Bostancıların mukabele etmeleri ihtimaline bianen ihtiyatlı hareket ettiler; aralarında şehirli halkta olduğu halde Bâb-ı Hümayûn’dan içeri girdiler.[24] Tam bu sırada asilerin arasından “Sultan Mustafa’yı istiyoruz” diye bir ses yükseldi bu teklif üzerine, bütün asiler “isteriz!” diye bağrıştılar. Has oda önüne geldiklerinde bütün zülüflü baltacılara, Sultan Mustafa’nın nerede olduğunu sordular. Baltacılardan birisi, Haremden tarafı işaret ederek Mustafa’nın bulunduğu kubbeyi gösterdiler. Asilerden birkaç kişi hemen kubbeye çıktılar ve oradan da “Şerlile Sultan Mustafa’yı isteriz!” diye bağrıştılar. Hizmetindeki cariyelerinden birisini “Sultan Mustafa buradadır!” diye bağırdığı duyuldu.[25]
Hâile-î Osmâniye
Türkiye tarihinde gerçekten emsalsiz olan Genç Osman faciasına “Hailei Osmaniye” demektedirler. Bu dehşetli hâile (fâcia), 8 Mayıs sabahının erken saatlerinde itibaren patlak vermiş ve de tesirleri yıllarca koca imparatorluğu altüst etmiştir. 18 Mayıs sabahı güneş doğarken padişah tuğları Üsküdar sahrasına dikildi. Gerçi halk günlerden, hattâ haftalardan beri hacca gideceğini biliyorlardı. Fakat tuğlar dikilmek suretiyle bu iş, resmen ilan edilmiş oldu. Tuğların Üsküdar’da dikildiğinden bir iki saat geçmiştir ki, yeniçeriler “kazan kaldırmış” bulunuyorlardı.
Süleymaniye’de toplanan yeniçeriler, muntazam bir yürüyüşle At Meydanı’na geldiler. Ellerinde Şeyhülislâm Es’ad Efendi’den aldıkları “padişahlara hac lâzım değildir. Yerinde oturup adl eylemek evlâdır. Caiz ki bir fitne zuhûr eyliye!” fetvâsı vardı.[26]
Sultan Mustafa’nın bulunduğu yeri öğrenince kubbeyi delerek adam indirip onu bir minderin üzerinde oturup ve iki cariyeyi ayakta durur bir halde gördüler. Sultan Mustafa’yı kubbe üzerinden dışarı çıkarıp Şeyhülislâm’ın atına bindirdilerse de çok zayıf olduğundan atta duramadı arz odasına koydular. Sonra yeniçeri ağası Ali ağa bu işin parayla halledebileceğini söyledi ve asker arasına gelip odabaşılarla görüşüp:
_”Sultan Osman kapıya geldi; ocağımıza sığındı” diyip va’d olunan in’am teklifini yapar yapmaz sediri ile zavallı ağayı bir hamlede parçaladılar. Sonra II. Osmanı,[27] ağa kapısında çıkarıldıktan sonra, yolda bir beygire bindirdiler ve türlü küfürlerle itilenerek orta camiye getirdiler.[28] Yolda onu son vezîr-i azam’ı Hüseyin Paşayı’da öldürdüler. Sultan Osman Hüseyin Paşa’nın ölüsünü görünce ağlayıp: - “Bu mazlumun günahı yoktu; Her zaman bana kul hakkında iyilik söylerdi eğer onun sözüyle amil olsam başıma bu hal gelmezdi, beni idlâl eden hoca ile Dar-ûs-Saâde Ağası idi” dedi.[29]
Orta camii ye getirilen II. Osman, burada 14 cemaatin önünde Mihaliçli Haseki Sarı Mehmed Ağa’nın muhafazasına teslim edildi. Bu arada asiler, “Sultan Mustafa’yı görelim!” diye dışarıdan bağrıştılar. Pencereye gelecek başını uzatan Mustafa’yı gören asiler ve halk, coşku ile gülbang çekmeye başladılar.[30] II. Osman yeni odalardaki orta Camii ye götürülürken sağdan, soldan tacizlere hedef oluyordu.[31]
Öte yandan Sultan Mustafa ile annesi ve yanında bulunan iki cariye, saraya götürüldü. Cuma namazında hutbe Mustafa’nın adına okumaya başladı. Vezir-i Azam Davud Paşa da Valide Sultan ile kararlaştırdıkları gibi Osman’ın katli için harekete geçti. 20 Mayıs günü, Davud Paşa, yeniçeri ağası Derviş Ağa, Sadrazam Kethüdan Ömer Ağa, Çelebibaşısı ve Subaşı Kethûdası Kilindir uğurusu kalabalık bir asi gurubu ile Sultan Osman’ı bir Pazar arabasına koyacak Yedikule’ye götürüp hapseylediler. Yatsı vakti, asker dağıldıktan sonra, Yedikule’de kalan Davud Paşa ile Kethudası Ömer Ağa ve birkaç çelebi ile kilindir uğurusu Sultan Osman’ı öldürmek için kement attılar. Gürbüz ve yiğit bir padişah olan II. Osman, arslanca karşı koydu. Çelebibaşı attığı Kementi tutturunca, Kilindir uğurusununda müdahalesiyle epeyce bir boğuşmadan sonra sultan mecalsiz kaldı ve ruhunu teslim etti. Çelebibaşı kulağını keserek valide Sultan’a iletti. O gece, Sultan Osman’ın cenazesi, Yenisaraya nakledildi. Ertesi gün, ulema ve vezirler tarafından kılınan namazdan sonra Sultan Ahmet Camii avlusundaki babasının türbesine gömüldü.[32]
Sultan Osman’ın Şahsı
On dört yaşında ve henüz çocukluk çağında Osmanlı tahtına oturan Sultan Osman, Osmanlı tarihinin en korkunç vakalarından birinin kurbanı olmuştur. Yaşının küçüklüğüne ve tecrübesizliğine rağmen devlet çarkının aksayan yönlerini gören, ordu ve idarenin durumunu islah ederek geleceğe yönelik düşüncesini gerçekleştirmek azminde olan bir padişah idi.[33] Kendisine yardım konusunda ısrar edenleri büyük bir inatla geri çevirmişti. Hacca gitme fikrinde inatla ısrar etmesi bunun bariz bir delilidir. Askerin her sınıfı kendisine düşmandı. Kanunu tatbik ettirmez suçu ve cezayı kendisi vermeye çalışırdı. Küçük bir suçun cezası büyük olurdu. Onun bu halleri meziyetlerini gölgelemişti. Ancak hemen şunu sormak yerine olacaktır ki, acaba şartlar elverişli olsa idi düşüncelerini gerçekleştirebilir miydi? Buna da şüphe ile bakmak gerekir. Zira bu düşünceler uzun zaman isteyen ancak yetişmiş bir kadro ile olabilirdi. Onun önemli bir kusuru-da askere hasis davranması idi. Bu ise askerin hiç hoşlanmadığı bir husus idi. Halbuki o önce askere dayanmalı idi.[34] Cesur ve akıllı olup erken yaşına rağmen temayüz etmesine karşılık tecrübeli devlet adamlarına sahip olmayışı, hem devletin tahribine hem de hayatına mal olmuştur.[35]
İngiliz elçisi Thomas Roe bir yabancı gözü ile onu şöyle tarif etmektedir: “…Osman, mağrur, engin ruhlu ve pek cesur bir genç idi. Hristiyanlar’ın can düşmanlarından biri idi. Ecdadını zaferine karşı büyük bir gıpta duymakta, büyük işler planlamakta ve namını hepsinin üstüne çıkarmak için hırsla gayret sarfetmekte idi… Fakat bütün bu meziyetlerine rağmen, Sultan Osman, halkı tarafından sevilmeyen, talihsiz bir hükümdar idi”.[36]
BİBLİYOGRAFYA
- Aksun,Ziya Nur, Osmanlı Tarihi, II.Cilt, İstanbul: Ötüken Yayınları, 1994.
- Çabuk Vahid, Kuruluşundan Cumhuriyete Büyük Osmanlı Tarihi, V.Cilt,İst.: Emre Yayınları, Mayıs 1999.
- Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi,X.cilt, İst.: Çağ Yayınları.
- Öztüna, Yılmaz, Başlangıçtan Zamanımıza Kadar Büyük Türkiye Tarihi, V.cilt, İst.: Ötüken Yayınları, 1983
- Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, III. Cilt, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1995.
- Van Hammer Purgstall Baron Joseph, Osmanlı Devleti Tarihi, III. Cilt, Çeviren, Mehmed Ata İst.: Neşriyat Yayınları, 1985.
[1] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı tarihi, III.c. , Ankara:Türk Trih Kurumu Basımevi, 1995, 127.
[2] Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, II.c:H .İst. : Ötüken yayınları, 1994 , 38.
[3] Baron Joseph Van Hammer Pursgtall, Osmanlı Devleti Tarihi, Çev: Mehmed Atâ , İst. : Neşriyet yayınları , 1985, 177, 178
[4] Doğuştan günümüze Büyük İslâm Tarihi, Cilt, İst. : Çağ yayınları, 433-
[5] Vahid Çabuk, Kuruluşundan Cumhuriyete Büyük Osmanlı Tarihi, V. Cilt , İstanbul: Emre yayınları , Mayıs 1999 , 254.
[6] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III. Cilt, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1995, 128, 129.
[7] Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi , X.cilt, İst.:Çağ yayınları, 434,435.
[8] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III. cilt, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1995,131.
[9] Yılmaz Öztuna, Başlangıçtan Zamanımıza Kadar Büyük Türkiye Tarihi V.cilt, İst. :Ötüken Yayınları 1983,145.
[10] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III.cilt, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1995,131.
[11] Yılmaz Öztuna, Başlangıçtan Zamanımıza Kadar Büyük Türkiye Tarihi, V.Cilt , İst.: Ötüken yayınları, 1983, 146.
[12] Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, X.cilt, İst. : Çağ yayınları, 435.
[13] Vahid Çabuk, Kuruluşundan Cumhuriyete Osmanlı Tarihi, 5.cilt, İstanbul: Emre yayınları, Mayıs 1999, 275,276.
[14] Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, 10.cilt İst.: Çağ yayınları 435,436.
[15] Vahid Çabuk, Kuruluşundan Cumhuriyete Büyük Osmanlı Tarihi, 5. Cilt, İst.: Emre Yayınları, Mayıs 1999, 277.
[16] Yılmaz Öztuna, Başlangıçtan Zamanımıza Kadar Büyük Türkiye Tarihi, V. Cilt, İst.:Ötüken Yayınları, 1983,148.
[17] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III. Cilt, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1995,133.
[18] Boron Joseph Van Hammer Pursgtall, Osmanlı Devleti Tarihi, Cilt VIII. , Çev.Mehmed Atâ, İst.: Neşriyat yayınları, 1985,210.
[19] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III. Cilt, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1998, 134.
[20] 20Yılmaz Öztuna, Başlangıçtan Zamanımıza Kadar Büyük Türkiye Tarihi, V. Cilt, İst.: Ötüken yayınları, 1983,168.
[21] Vahid Çabuk, Kuruluşundan Cumhuriyete Büyük Osmanlı Tarihi, V. cilt, İstanbul: Emre Yayınları, Mayıs 1999, 280.
[22] Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, II.cilt, İstanbul: Ötüken Yayınları, 1994, 58, 59.
[23] Vahid Çabuk, Kuruluşundan Cumhuriyete Büyük Osmanlı Devleti, V.cilt, İstanbul: Emre Yayınları, Mayıs 1994, 282, 283.
[24] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III. Cilt, Ankara: Türk Tarih Kurumu, Basımevi, 1995, 136, 137.
[25] Vahid Çabuk, Kuruluşundan Cumhuriyete Büyük Osmanlı Tarihi, V. Cilt, İstanbul: Emre yayınları, Mayıs 1999, 286.
[26] Yılmaz Öztuna, Başlangıçtan Zamanımıza Kadar Büyük Türkiye Tarihi, II.Cilt, İst.: Ötüken yayınları, 1983,172,173
[27] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III. cilt, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1998, 137,138,139.
[28] Vahid Çabuk, Kuruluşundan Cumhuriyete Büyük Osmanlı Tarihi, V.cilt, İst.: Emre Yayınları, Mayıs1999, 289.
[29] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III. cilt, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1998,139.
[30] Vahid Çabuk, Kuruluşundan Cumhuriyete büyük Osmanlı Tarihi, V.cilt, İst: Emre yayınları, Mayıs 1999,288.
[31] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III. Cilt, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1995,239.
[32] Vahid Çabuk, Kuruluşundan Cumhuriyete Büyük Osmanlı Tarihi, 5.cilt, İst.: Emre Yayınları,Mayıs 1999,292,293.
[33] Vahit Çabuk, Kuruluşundan Cumhuriyete Büyük Osmanlı Tarihi, 5.cilt, İst.: Emre Yayınları, Mayıs 1999, 293.
[34] Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, X.Cilt, İst: Çağ Yayınları, 442.
[35] Vahit Çabuk, Kuruluşundan Cumhuriyete Büyük Osmanlı Tarihi, V.cilt, İst.: Emre Yayınları, Mayıs 1999, 293.
[36] Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, X.Cilt, İst.: Çağ Yayınları, 442, 443.


















