HİÇÇİLİK (NİHİLİZM)
Yeniçeri Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi / Journal Of Social Sciences,C.2,S.2,2009
Esra Küpüç
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tarih Bölümü A.B.D. Lisans Öğrencisi
Genel olarak, Tanrı’nın var oluşunu, ruhun ölümsüzlüğünü, iradenin özerkliğini, aklın otoritesini, değerlerin nesnelliğini, bilginin imkânını, tarihin mutlu sonunu yadsıma türünden bir reddiye dışında, bir de umutsuzluk, düş kırıklığı duygusu ihtiva eden görüştür. Genel bir psikolojik ya da felsefî hâl olarak hiççilik, tüm ahlâkî, dinî siyâsî ve toplumsal değerden yoksu olma, varlık/yokluk, gerçeklik/gerçek dışılık, doğru/yanlış, bilgi/kanaat türünden tüm ayrımları yadsıma durumu ve tavrını ifade eder[1].
Başka bir biçime dönüşürken bir biçimden ayrılan özdeğin durumudur. Farsça hiç deyiminden türetilen hiçlik deyimiyle dile getirenler de vardır. Boşluk deyimiyle yakın anlamlıdır. Varlık deyiminin karşıtıdır. Gerçekte yokluk ve boşluk diye bir şey yoktur, bunlar birer soyutlamadan ibarettirler. Bu soyutlamaya önem verenler ve bu kavramlarla oyalananlar metafizikçiler ve idealistlerdir. Çünkü onlara göre varlık özdekselliği ve yokluk ruhsallığı dile getirir[2]. Hiççilik, yokçuluk (Ademiyye, Nihilisme) deyimi yerinde de kullanılmaktadır[3].
Hiççilik, Nihilizm veya Yokçuluk XIX. yüzyıl ortalarında Rusya'da özellikle genç entelektüel kesim arasında taraftar bulan bir felsefî yaklaşımdır. Latince nihil (hiç) sözcüğünden türetilen Nihilizm, bilimsel bilgi dışında hiçbir gerçek bilgi olmadığını kabul etmektir. Rus Edebiyatında ilk kez Nedejin'in bir makalesinde Puşkin için kullanıldı. Bu yaklaşımın uzantısı olarak da toplumda yerleşik kuralların, kurumların, değer yargılarının ve ahlâk kurallarının yadsınmasına varır. Nihilizm, en belirgin olarak İvan Sergeyeviç Turgenyev'in Türkçeye “Babalar ve Oğullar” adıyla çevrilen romanının kahramanı Bazarov'un kişiliğinde ifade bulmuştur[4]. Birey üstü gerçek ve değerleri yadsır[5].
Hiççilik, Friedrich Nietzsche ile birlikte, felsefede de önemli bir sorun ve kavram olarak ele alınmaya başlamıştır. Daha sonra nihilizm sorunu ile hesaplaşan filozoflar arasında Albert Camus ve Sartre da sayılabilir.
Nietzsche'ye göre, Nihilizm, yüksek ideallerin değerlerini yitirmelerinden kaynaklanan olumsuz düşünce tutumudur. Nietzsche, nihilizmin soy kütüğünü oluştururken, aşabileceğine de değinmiştir: Korkular, karşı çıkışlar, başkaldırmalar, Varlık'ı (Tanrı) anlaşılır bir gerçeklik ve değer yapan varlık bilim-Tanrıbilim idealizminin çöküş belirtileridir. Nietzsche için 'Tanrı ölmüştür' ve bu varlık "kendisine yakıştırılan bütün değerleri hiçe indiren bir yokluk"tur. (J.Grenier) O zaman Nihilizm "kölelerin ahlâkı" olarak belirir; köleler, gerçek yaşamdaki güçsüzlüklerini unutmak için, bir ideale veya bir kurmaca Tanrı'ya gerek duyarlar. Hiçlik istemi olan nihilizm, idealist bir yadsıma mantığından kaynaklanır; yaşamı, sanat aracılığıyla, "özgür düşünce" olarak doğrulayacağına, bilinç adına yadsır.
Heidegger ise Nihilizm'i Batı Düşüncesi'ni oluşturan öğelerden biri olarak görür; bu görüş, değeri ve "var olan"ı tanımlamak için gerçekte, varlık sorusunu sormayı kendine
[1] Ahmet Cevizci, “Hiççilik”, Paradigma Felsefe Sözlüğü, İstanbul: Paradigma Yay., 2000, 451.
[2] Orhan Hançerlioğlu, “Yokluk”, Felsefe Ansiklopedisi, Kavramlar ve Akımlar, VII, İstanbul: Remzi Kitapevi, 2000, 327.
[3] Orhan Hançerlioğlu, “Hiççilik”, II, 323.
[4] “Hiççilik (Nihilizm)”, Görsel Büyük Genel Kültür Ansiklopedisi , XI, İstanbul: Görsel Yay., 1999, 439,
[5] “Hiççilik”, Ansiklopedik Sözlük Dil ve Genel Kültür Ansiklopedisi, III, İstanbul: Milliyet Yay. 389.
yasaklar. Gorgias “Hiçbir şey var değildir, var olsa da bilinmez, bilinse de başkalarına aktarılamaz.” demiştir[1].
Metafizik, ahlâkî güç ve kuvvetleri yok sayan, mevcut olan güçlere, değerlere ve düzene karşı çıkan, hiçbir iradeye boyun eğmeyi ilke olarak kabul etmeyen görüşlerin genel adıdır.
Her şeyi, her gerçeği ve değeri inkâr şeklinde ortaya çıkan Nihilizm, bilgi felsefesi, varlık açıklaması, ahlâk ve siyaset alanında kabul görmüş ve yayılma imkânı bulmuştur.
Bu görüş, varlığı her şekliyle şüpheyle karşılar; hatta yok sayar; buna bağlı olarak da her çeşit bilgi imkânını inkâr ederek hiçbir doğru, genel-geçer bilginin olamayacağını ileri sürer. Bu görüşün kökleri Antikçağ Yunan Felsefesine, özellikle Gorgias'ın inkârcılığına kadar geri gider. Gorgias, varlık ve bilgi ile ilgili nihilizmini şu üç önermede (hükümde) ortaya koyar: "Hiçbir şey yoktur". "Bir şey olsaydı da bilemezdik". "Bilseydik de başkalarına bildiremezdik". Bu görüşleriyle Gorgias, hem varlığı, hem de bilgi elde etme imkânını inkâr eder. Ayrıca Sofistler ve Septikler, tenkit edilemeyen ve kendisinden şüphe edilemeyen hiçbir şeyin olmadığını ileri sürerek tenkitçi ve şüpheci bir nihilizmi ortaya koymuşlardır.
Ahlakta Nihilizm ise, hiçbir ahlâkî değeri ve kuralı tanımayan, sosyal baskı ve kontrolü kabul etmeyen, ahlâk tanımaz bir doktrindir. Bu doktrin, aydınlanma hareketlerinin (M.Ö. V. Yüzyıl ve M.S. XVIII. Yüzyıl) temel fikirlerinden birini oluşturmuş ve bu ahlâk tanımazlık, Tanrı tanımaz Nietzsche ile sistemleştirilmiş, Guyeau (1854–1886) ile "Yükümsüz ve Yaptırımsız Ahlâk"a dönüştürülmüştür. Dostoyevski, Turgenief gibi romancılar tarafından bu ahlâk tanımazlık romanlara konu olmuş ve işlenmiş, o çağın gençlerince arzulanan, kabul gören bir anlayış haline gelmiştir. Nihilist romanlarda menfi düşüncenin geliştirdiği mantık sonucu ise inançsız, karamsar, otorite tanımaz bir gençlik ortaya çıkmıştır. İşte inkârcı, her türlü otoriteyi reddeden, kanun, kural tanımayan ve bunalımlı insanların ruh halini yansıtan bu ideoloji sonunda başsızlığa, anarşizme, salt ferdiyetçiliğe dönüşmüştür[2].
Siyasî alanda Nihilizm, özellikle XlX. Yüzyılda Rusya’da tutunmuş bir akımdır. Önceleri yeni bir toplum düzeni kurmak isteği ile eski, yerleşik düzeni tamamen ortadan kaldırmaya yönelik bir hareket iken; daha sonra her türlü düzeni reddeden, toplumun, hiçbir sosyal kurumun ve kuruluşun fert üzerinde hiçbir baskısını, otoritesini kabul etmeyen bir görüş halini almıştır. Bu Nihilist anlayış, başta devlet olmak üzere, bütün baskıcı kurumların ortadan kalkması gerektiğini savunur. Meselâ; İngiliz filozofu Godwin ünlü "Political Justice" adlı eserinde, devletin insanlığın ahlâkını bozduğunu, bunun için de devlet kurumunun ortadan kaldırılması gerektiğini savunur. Stirner, Tucker, Tolstoi, Fourier, Proudhon, Bakunin, Kropotkin vb. gibi birçok hayalci düşünür de aynı görüştedirler.
Bu başsızcılık ve otorite tanımazcılığı önce Fransız düşünürü Joseph Proudhon ütopyacı toplumculukla; Rus Nihilisti Bakunin de Neçayev'in nihilist doktriniyle kaynaştırmıştır. Bu sistem, daha doğrusu sistemsizlik, "Düzen yokluğu ve Baskı yokluğu" olarak özetlenebilir. Nihilizme göre, devletle birlikte her türlü baskıcı kurum yok edilmelidir. İnsan; bir üretici olarak anamalın otoritesinden, bir vatandaş olarak devletin otoritesinden, bir birey olarak da dinî törelerin, dinin otoritesinden kurtulmalı ve özgür bir gelişme imkânına kavuşturulmalıdır. Bütün insan yetenekleri ancak başsızca bir toplumda, hiçbir baskıyla engellenmeksizin, özgürce gelişebilir[3].
Otorite tanımaz, hayalci anarşizme göre, öncelikle gereken devrimdir; devrim ise devleti, kurulu düzeni, otoriteyi, her türlü kaide ve kuralları, değerleri yok etmek demektir. Bu şuursuz yıkıcılık ise bir gayesizliğin, kötümserliğin, bunalımın, karamsarlığın ve her şeyi[7] “Yoksayıcılık (Nihilizm)”, Sarp Erk Ulaş Felsefe Sözlüğü, Ankara: Bilim ve Sanat Yay., 2002,1608.
[8] Selçuk Budak, “Hiççilik – Nihilism”, Psikoloji Sözlüğü, Ankara: Bilim ve Sanat Yay., 2000, 364.
menfi yanından ele almanın bir ifadesidir. Nietzsche inkârcı ve değerleri tersyüz eden nihilizmi işte böyle bir düşünceyi yansıtır. Daha sonraları bu yıkıcı ve karamsar anlayış, Heidegger, Sartre vb. varoluşçularca geliştirilmiş ve ateist bir düzeye götürülmüştür. Tanrı tanımaz Sartre'a göre, Tanrı'nın olabilmesi için insanın ölmesi gerekir; hâlbuki Tanrı imkânsızdır, kendiliğinden kendisi için var olan varlık da bir çelişkidir.
Ülkemizde Nietzsche’nin nihilizminden ve inkârcı varoluşçuların ateist nihilizminden güç alarak ve Marksistlerle birleşerek İslam düşmanlığı yapan, kökleşmiş İslâmî kurumları ve değerlerini yıkmak, tahrip etmek isteyen bir takım inkârcılar ortaya çıkmıştır. Bunlardan birisi ünlü şâir Tevfik Fikret'tir. O, şu sözlerinde yıkıcı ve inkârcı nihilizmini açık olarak ortaya koymaktadır: Her şeref yapma, her saadet! Her şeyin iptidası, âhiri hiç!.. Her yönüyle karşı çıkma, tahrip, alt-üst etme, düzen ve kural tanımama ve inkâr mantığı ile ortaya çıkan hayalci nihilizm, hiçbir ilâhî dinin kabul etmediği bir zihniyeti temsil etmektedir. Zira bu zihniyet, hiçbir dinin kabul etmediği ve edemeyeceği bir anarşizmi davet etmektedir; toplumların nizamına, düzenine kastetmektedir. Aynı zamanda, bu yıkıcı, tahrip edici ve kırıcı yol, hiçbir akl-ı selimin kabul edemeyeceği bir yoldur[1].
Bu akımın en önemli temsilcileri İlk Çağ filozoflarından Gorgias ile Yakın Çağ Filozoflarından Nietzsche gibi düşünürlerdir. Bunlara göre gerçek varlık yoktur. İdeal bir düzen, ideal bir toplum veya ideal bir varlık yoktur. Her şey bir kurgu ve rüyadan ibarettir. Varlık bizim rüyamızdaki varlıklar gibidir. Rüya bittiği zaman varlığın gerçek olmadığını kavrarız. Bir bakıma biz olduğumuz için varlık denen bir şey de vardır. Hâlbuki biz olmazsak varlık denen bir şey de olmayacaktır. Kısaca bizden bağımsız bir varlık söz konusu değildir. Her şey boş, her şey fani ve geçicidir. Gerçekte hayatta ciddiye alınabilecek hiçbir şey yoktur. Bu nedenle kendimizi belirsiz bir gelecek için harap etmeye gerek yoktur. Mevcut zamanı yaşamak ve anlık yaşamak gerekir. Önemli olan yaşadığımız anı değerlendirmektir[2].
Ortaçağ'da bazı heretiklere yakıştırılan bu terim, Rus Edebiyatı'nda ilk kez Nedejin'in bir makalesinde Puşkin için kullanıldı.
Katkov ise Nihilizm (Hiççilik)in ahlaki ilkelerin tümünü yadsıması nedeniyle toplumu tehdit ettiğini ileri sürmüştür. Nihilist Bazarov, bu terimin yaygınlaşmasını sağlamıştır. Zamanla 1860'ların ve 1870'lerin nihilistleri, geleneklere ve toplumsal düzene başkaldıran, düzensiz, dağınık, bakımsız, inatçı kişiler olarak görülmeye başlandı. Bundan sonra da Alexander'ın öldürülmesi ve mutlakıyetçiliğe karşı yeraltı örgütlerinin başvurduğu siyâsî terörler birlikte anılır. Günümüzde ilk anlamını yitirerek her şeyin inkârı şekline dönüşmüştür[3].
Nihilizm (Hiççilik), temelde estetizmin bütün biçimlerini yadsıyor, yararcılığı ve bilimsel usçuluğu savunuyordu. Toplumsal bilimleri ve klasik felsefe sistemlerini bütünü ile reddediyordu. Yalın olgucu ve maddeci bir tutumla, yerleşik toplumsal düzene başkaldırıyı temsil ediyor; devlet, kilise ya da aile otoritesine karşı çıkıyordu. Yalnızca bilimsel doğruları temel alıyor, ancak bilimin bütün toplumsal sorunların üstesinden gelebileceğini ve bütün kötülüklerin cehaletten kaynaklandığını kabul ediyordu. XIX. yüzyılda Rusya’da yeniden ortaya çıktı ve kök saldı [4].
[9] http://www.msxlabs.org/forum/felsefe/9795-nihilizm-hiccilik-yokculuk.html; http://www.mumsema.com/m-n/3385-nihilizm-hiccilik-yokculuk.html; http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=article&aid=1655
[10] http://www.bilgipasaji.com/forum/m-n-o-459/69362-nihilizm-hiccilik.html
[11] “Nihilizm”, Büyük Sözlük ve Genel Kültür Ansiklopedisi, V, İstanbul: Karaca Yay., 1987, 352.
[12] Atilla Tokatlı, “Nihilizm/Hiççilik”, Ansiklopedik Felsefe Sözlüğü, Ankara: Bilgi Yay., 1973, 256.
Benzerleri arasında güç ve önem bakımından başta gelen, hâkim, dominant anlamına gelir[1]. Baskın, önemi etkisi, gücü bakımında başta gelen[2]; benzerleri arasında önde gelen demektir[3].
Başat, bir ruhbilim ve mantık terimidir. Mantıkta başat ıra deyiminde kullanılır. Ruhbilimde bir egemenin dileklerini başka kişilere benimsetmesine başatlama (domination), egemenlik duygusuna başatlık duygusu (dominance feelin), egemence davranışa başat davranış (dominance behavior), görsel incelemelerde ilk yönelen göze başat göz (leading eye) denir[4].
Daha derinlere inersek başatlık, genetikte, aynı kalıtsal özellikten sorumlu olan bir gen çiftindeki (alel genler) genlerden birinin öbüründen daha baskın ve etkili olmasıdır. Başatlık, ilk kez XIX. yüzyılın ikinci yarısında, Avusturyalı biyoloji bilgini Gregor Mendel’in kısa ve uzun, düzgün yuvarlak ve buruşuk taneli gibi tam karşıt özellikler gösteren bezelyeler üzerinde yaptığı deneyler sonucunda ortaya attığı bir kavramdır. Mendel, her bitkide aynı özellik için iki ayrı “birim” bulunduğunu, sonradan gen adı verilen ve üreme mekanizmasıyla kuşaktan kuşağa geçen bu birimlerden birinin öbürüne baskın çıkarak, taşıdığı özelliği yeni bitkiye aktardığını açıklamıştı. Buna göre, bitkinin uzun olmasını sağlayan bir T geni ile kısa olmasını sağlayan bir t geninden oluşmuş Tt alel çiftini taşıyan bir bezelye bitkisi, TT alellerini taşıyan başka bir bezelyeyle aynı yüksekliğe erişebiliyorsa bitkinin uzunluğundan sorumlu olan T aleli tam başattır. Eğer Tt alelini taşıyan bir bitki TT bitkisinden kısa, ama tt bitkisinden uzunsa T’nin tam olmayan ya da kısmi başatlığı söz konusudur. Bu durumda T’nin etkisi t’ninkinden daha baskındır, ama çekinik olan t’nin varlığını tam olarak engelleyemez[5].
ŞARTLANMA (KOŞULLANMA)
Klasik şartlanma, belli alışkanlıkları edinme yöntemlerinden biridir. Önceden belirlenmiş koşullara göre uyarlanmayı ifade eder[6].
Köpeğin, önüne yemek konduğunda salya salgılaması buna örnektir. Eğer hayvana her yemek verilişinde zil çalarsa, bir süre sonra her zil çalışında, yemek verilmese bile köpek salya salgılar. Buna “şartlı tepki (şartlı refleks)” denir. Eğer birkaç kez zil çalınır ve yemek verilmezse, köpeğin zile verdiği şartlı tepki değişir ve zil çaldığında salya salgılamamaya başlar. Bu durumda “şartlı tepki” “sönmüş” olur. Bir bireyde belirli bir tepki uyandırmaya yarayan usullerin tümüdür. Örneğin, beygirin yem borusunu işitir işitmez geviş getirmeye koyulması, belli bir şartlanmanın sonucudur[7].
Klasik şartlanma sonucu bazı korkular da gelişebilir. Örneğin, bir otobüs yolculuğunda panik atak yaşamanız, daha sonraki otobüs yolculuklarınızda sürekli korkmanıza neden olabilir. Buna benzer başka panik ataklar da ortaya çıkabilir.
Davranış terapisinin amacı; olaylara, mekânlara karşı korku kaynaklı tepkiler vermek yerine sizi rahatlatıcı tepkiler vermenizi sağlamaktır. Rahatlatıcı tepki korkunuzu azaltır. Bir olayın rahatlatıcı bir tepkiyle bitmesinden sonra aynı olaya karşı korku kaynaklı bir tepki verme ihtimaliniz azalır. Yani korku tepkisi azalarak “söner”. Bu yöntem çok fazla denemeyi ve çok fazla çalışmayı gerektirir ancak başarı oranı yüksek bir terapi şeklidir.
[13] http://www.toplumdusmani.net/modules/wordbook/entry.php?entryID=852
[14] “Başat”, Dictionnaire Larousse, I, İstanbul: Milliyet Yay., 1994, 165.
[15] “Başat”, Büyük Sözlük ve Genel Kültür Ansiklopedisi, I, 117.
[16] Orhan Hançerlioğlu, “Başat”, I, 137.
[17] “Başatlık”, Ana Britannica Genel Kültür Ansiklopedisi, III, İstanbul, 2004, 96.
[18] “Koşullanma”, Büyük Sözlük ve Genel Kültür Ansiklopedisi, IV, 1987, 203.
[19] Atilla Tokatlı, “Şartlanma”, Ansiklopedik Felsefe Sözlüğü, 378.
Örneğin, eğer köpeklerden korkuyorsanız size rahatlama yolları öğretilebilir. Sizden, bir köpeği tuttuğunuzda ya da köpek fotoğraflarına baktığınızda ne hissettiğiniz sorulabilir. Daha sonra sizden, en az korku verenden en çok korku verene doğru bir sıralama yapmanız istenebilir. Öğrendiğiniz rahatlama yöntemlerini uygularken önce sizi en az korkutan şeye neyin sebep olduğunu düşünmeniz istenebilir. Eğer size sorulanları kafanızda canlandırırken rahat olursanız, sizi rahatsız eden durum ile korkunuz arasındaki ilişki zayıflamasını sağlayabilirsiniz. Sizi en çok korkutan şeyin ne olduğunu bulana kadar aynı yöntemi tekrar tekrar uygulayabilirsiniz[1].
Gerçekte tüm öğrenmelerin temelinde şartlanma yatar, şartsız öğrenmeler de daha önceki kuşakların şartlı öğrenmelerinin soya çekimle kuşaktan kuşağa geçmesiyle oluşur. Şartlı tepkeler Rus fizyologu İvan Pavlop’un ünlü denemeleriyle bilimselleşmiş ve başta ruh sorunu olmak üzere pek çok ruhsal – fizyolojisel sorunların bilimsel olarak açıklanışını sağlamıştır.
Felsefe açısından şart (koşul), iki olgu ya da olay arasındaki ilişkidir. Örneğin hiç yanan bir sobaya dokunmamış olan küçük çocuk, yanan bi sobaya rahatlıkla elini dokundurur. Elinin yandığını görünce, sobanın yanışı olayıyla elinin yanışı olayı arasında ilişki kurar ve böylelikle yanan sobaya dokununca elinin yanmasının ya da elinin yanması için yanan sobaya dokunmanın şart olduğunu öğrenir. Bir daha elini yanan sobaya dokundurmaz, çünkü bu iki olay arasındaki şartlılığı öğrenmiştir, yani şartlanmıştır. Şartlanmışlık, evrensel bağımlılığın sonucudur. Nesnel gerçeklikte başka bir nesne tarafından şartlandırılmamış hiç bir nesne bulunmadığı gibi başka bir nesneyi şartlandırmayan hiç bir nesne de yoktur[2].
Bir de organizasyonel şartlanma vardır. Bir örnekle şöyle açıklanabilir:
Kafese beş maymun koyarlar. Ortaya da bir merdiven ve tepesine de iple muzları asarlar. Her bir maymun merdivenleri çıkarak muzlara ulaşmak istediğinde, dışarıdan üzerine soğuk su sıkarlar. Sadece merdivenleri çıkmaya çalışan maymun değil, diğerleri de bu soğuk sudan nasibini alır. Bütün maymunlar bu denemeler sonunda sırılsıklam ıslanırlar. Bir süre sonra muzlara hareketlenen maymun diğerleri tarafından engellenmeye başlanır.
Daha sonra, maymunlardan biri dışarı alınıp, yerine yeni bir maymun (adi: A olsun) konulur. A'nin ilk yaptığı iş muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak olur; fakat diğer dört maymun buna izin vermez ve yeni maymunu döverler. Daha sonra ıslanmış maymunlardan biri daha yeni bir maymunla (B) değiştirilir ve B merdivene ilk yaptığı atakta dayağı yer. Bu ikinci yeni maymunu (B) en şiddetli ve istekli döven ilk yeni maymundur (A).
Islak maymunlardan üçüncüsü de değiştirilir. En yeni gelen maymun (C) de ilk atağında cezalandırılır. Diğer dört maymundan yeni gelen ikisinin (A ve B) en yeni gelen maymunu (C) niye dövdükleri konusunda hiç bir fikirleri yoktur.
Son olarak en bastaki ıslanan maymunların dördüncüsü ve besincisi de yenileriyle (D ve E) değiştirilir. Tepelerinde bir salkım muz asili olduğu halde artik hiç biri merdivene yaklaşmamaktadır. Neden mi? Çünkü burada isler böyle gelmiş ve böyle gitmelidir...
İşte bu nokta organizasyonel şartlanmanın başladığı yerdir[3].
[20]http://www.realage.com.tr/RealAge.Web/Library/content.aspx?categoryId=116&id=3744&baslik=Klasik%20%C5%9Eartlanma%20Nedir?
[21] Orhan Hançerlioğlu, “Şartlanma”, VI, 194.
[22] http://www.ayyas.com/road-trip/912-organizasyonel-sartlanma/
RADİKALİZM (KÖKTENCİLK)
Fransızca radicalisme deyimi, köksel ve köktenci anlamlarındaki radikal deyimiyle birlikte, Türkçe yazımıyla dilimizde de kullanılmaktadır. Radikal deyimi; tam eksiksiz, başlıca, temel, kesin, kökten anlamlarına gelir. Dilbilim terimi olarak köken matematik ve kimya terimi olarak de kök anlamındı dile getirir. Radikalizm deyiminin Osmanlıca karşılığı olan cezriyye deyimi de kök anlamına gelen cezr deyiminden türetilmiştir[1].
İngiliz düşünürleri Bentham, James Mill ve John Stuart Mill üçlüsünün, bütünüyle temel siyâsal ilkelerin değişikliğini öngören, düşünsel yaşamın çeşitli alanlarında ileri sürdükleri kökten değişiklik öğretisine felsefesel köktencilik denir[2].
Radikalizm veya köktencilik; siyâset biliminde XVIII. yüzyılın ikinci yarısından beri kullanılan bir terimdir. Latince "kök" anlamına gelen radix sözcüğünden türemiştir. Kullanımı toplumsal düzeni büyük oranda etkileyen değişimler içeren aşırı siyâsî reformlar üretmeye çalışmak veya bunları desteklemek. Radikalizm başlı başına aşırı bir siyâsî görüşe inanmak veya aşırı bir siyâsî görüşü desteklemek olabileceği gibi, aşırı olmayan veya aşırı bir görüş olarak doğmamış bir siyâsî düşünceyi aşırı unsurlarla yeniden ele almak olabilir. Aşırılık anlayışı sübjektif olabileceği için radikalizm görüşü de sübjektif olabilir[3].
Yerleşik felsefe dilinde, ele alınan konunun son nedenlerine, en son köklerine ya da ilk temellerine inme amacıyla yürütülen düşünme yöntemi, bir gerçeği ya da ilkeyi hiçbir ödün vermeden kayıtsız şartsız, doğruluğu önceden olurlanmış belli ilkelere bağlı kalarak sonuna dek sürdürme tutumudur. Savunulan düşünsel konunun doğruluğunu, gerçekliğini ya da değerce üstünlüğünü ne pahasına olursa olsun sonuna dek götürme üzerine kurulu düşünce biçimi; yaşam biçimlerini yaşam ilişkilerini kökten değiştirme sorunu karşısında karşılaşılan bütün güçlüklere karşın sonuna dek gitmekten vazgeçmemeyi kendisine ülkü edinmiş yaklaşımdır. Artık yaşanamaz olanı uçlarına varılana dek yaşama yürekliliğini gösterme tavrıdır[4].
Radikalizm, sadece herhangi bir konuda kökten, ani değişimler savunmak değil aynı zamanda bu yönde sert ve tavizsiz bir politika izlemek anlamına da gelir. Radikaller, köklü değişiklikler peşinde olan ve bunun için sert, sivri, hatta kimi zaman saldırgan bir üslup kullanan kimseler olarak bilinir[5].
Birtakım İngiliz filozof ve yazarlarının özgürcülük, bireycilik, akla inanan törel yararcılık gibi temellere dayanan tutum ve politika çığırı olarak da bilinir. Avrupa’da liberalizmle eş anlamda kullanılır[6].
Bilimde, dinde, siyasette kökten yenilikler yapma eğilimidir. Ele alınan konunun temel nedenlerine, köklerine kadar inen düşünce biçiminde ortaya çıkar. Yaşama biçimlerini, yaşama ilişkilerini eleştirip kökten değiştirme eğiliminde sonuna kadar giden bir görüştür. Kurulu düzenin temellerine yönelik toplumsal ve ekonomik değiştirmelerden yana olan tutum veya öğreti olarak bilinir[7]. Yani bilimde, dinde, politikada yenilikler yapma eğilimi, bir konuyu temellerine kadar irdeleme bilimidir[8].
[23] Orhan Hançerlioğlu, “Radikalizm”, V, 295.
[24] Orhan Hançerlioğlu, “Köktencilik”, III, 324.
[25] http://tr.wikipedia.org/wiki/Radikalizm
[26] “Köktencilik”, Sarp Erk Ulaş Felsefe Sözlüğü, 845–846.
[27] http://www.kitapehli.com/sayfa13.html
[28 “Köktencilik”, Ansiklopedik Sözlük Dil ve Genel Kültür Ansiklopedisi, II, 401.
[29]http://www.tdk.gov.tr/TR/SozBul.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF4376734BED947CDE&kelime=k%C3%B6ktencilik
[30] “Köktencilik/Radikalizm”, Büyük Sözlük ve Genel Kültür Ansiklopedisi, IV, 291.
PİTAGORASÇILIK (Pythagorizm)
M. Ö. 525 yılında Pythagoras ve arkadaşları tarafından kurulan felsefe okulu ve dini cemaatın temel fikir, öğreti ya da akideleri için kullanılan terimdir[1]. Yani Pythagoras ve ona bağlı olanların felsefe, matematik, ahlak ve din öğretisidir. Pythagorosçı öğretinin temelinde aritmetiğe dayanan bir metafizik bulunur[2]. Geometriyi de doğuya yaptığı geziler sırasında öğrendi[3].
Bu öğretinin en belirgin görüşleri:
a. Sayı varlığın ilkesidir; nesnelerin özü "varlığın ana özdeği" sayıdır.
b. Evren yasası uyumdur. İlkin Pitagorasçılar evrene, onda egemen olan uyum ve düzenden dolayı "kosmos" demişlerdir.
c. Ruhlar biçim değiştirerek yeniden dünyaya gelirler: Dünya görüşleri ikici (dualist) dir: Düşünme ile duyumları, bedenle ruhu, nesnelerin matematiksel biçimleri ile algılanan görünüşlerini kesin olarak ayırırlar[4].
Antikçağ Yunan düşünürü Pitagoras'ın dinsel-felsefesel öğretisi. Antikçağ Yunan düşünürü Pythagoras (İ.Ö. 580–504) İonia'lıdır. Kroton kentinde gizli bir din okulu kurarak öğrencilerine din, töre ve siyasa öğretmiştir. Bu bilimlerin tümüne matemaialar adını vermiştir ki ilk anlamı insan bilgisinin tümünü kuşatan demek olan matematik sözcüğü de buradan gelmektedir.
Pitagoras'a göre evren, bir sayı uyumudur (harmonia). Dünyanın kurucu ilkeleri zıtlıklardır. Ancak doğadaki bütün zıtlıkların kökü bir'le çok arasındaki zıtlıktır. Oysa mutlak bir, ne tek ne çifttir, hem tek hem çifttir. İlk varlık olan bir, noktadır. Nokta, devimle çizgi; çizgi, devimle satıh; satıh, devimle cisim olmuştur. Öyleyse her başka cisim, bir başka sayının karşılığıdır. Duyum, anlak ve zekâ işte bu cisimden çıkar (emanatizm). İnsanlar bir'le sayar, bir'le düşünürler.
Bir, insanla Tanrı arasında ortak bir ilkedir. Bir, bilenle bilineni, düşünenle düşünüleni bileştiren ortak bir ölçüdür. Bir, erkek bir ilkeyle dişi bir ilkenin birleşimidir. Sonsuz alemleri idrakinizle kucaklayınız, orada bulacağınız şey su olacaktır: Yaratıcı düşünce ve o yaratıcı düşünceyle sarmaş-dolaş olmuş ruh, can ve beden. Evrenin her yönünde rastlayabileceğiniz bu üçlükle o üçlüğün ilkesi olan teklikten başka bulabileceğiniz hiç bir şey yoktur.
Evrensel üçleme, tanrısal birliktelik içindir. Teklik, üçlüğü özetlediği gibi üçlükle birleşerek dörtlük görünüşüne de geçebilir. Sayılar biliminin ana ilkeleri bu ilk dört sayıdadır. Öteki sayılar, bu dört sayının birbirleriyle çarpılması ye toplanması sonunda elde edilebilirler. Örneğin yedi, üçle dördün toplanmasından meydana gelir ve insanın Tanrıyla birliğini belirtir. On, ilk dört sayının toplamına eşittir ve Tanrılığın sürekliliğini anlatır.
Kalliphon, Demokedes, Alkmeon Eski-Pitagorasçılar adıyla anılırlar. Alkmeon'a göre ölümsüz varlıklara benzediğinden ruh da ölümsüzdür. Ruhun ölümsüzlüğü, sonsuz olarak devimsel olmasındadır. Çünkü bütün tanrısal varlıklar; ay, güneş, yıldızlar ve bütün gök, aralıksız ve sonsuz devingendirler. Görünmeyen şeyleri ancak tanrılar bilir, biz insanlar sadece sonuç çıkarabiliriz. İnsanların yok olup gitmelerinin nedeni, başlangıcı sona bağlayamamalarıdır. İnsan, öteki varlıklardan, biricik kavrayan varlık oluşuyla ayrılır, ötekiler de algılarlar ama kavrayamazlar.
[31] Ahmet Cevizci, “Pythagorasçılık”, Paradigma Felsefe Sözlüğü, 784.
[32] “ Pytagorosçılık”, Görsel Büyük Genel Kültür Ansiklopedisi, XIX, 521.
[33] “Pythagoros”, Büyük Sözlük ve Genel Kültür Ansiklopedisi, V, 420.
[34] http://www.privatesozluk.com/show.asp?m=pitagorascilik
Pitagorasçılık, İ.Ö. V. ve IV. yüzyıllarda daha da gelişmiştir. Kroton'lu Philolaos, Hipparkhos, Tarent'li Arkhytas, Lokrisli Timaios bu dönemin ünlü düşünürleridir. Bu dönemde Pitagorasçılık şu doğrultuda oluşmuştur; Bilinebilen biçimdir, Biçimse sayıya ve ölçüye özgüdür. Her biçim, bir sayı oranıyla belirlenir. Her uyum da sayıca belirlenmiştir. Sayı bütün nesneleri uyumlu ve böylelikle de tanınabilir kılar. Bilmek, sayıca bilmek demektir. Gerçek, sayıya göredir.
Pitagoras mezhebinin, Delphoi bilicilik tapmağı (Apollon ve Dionysos ortak tapımı)'yla sıkı ilişkisi kesindir. Bundan başka Pitagorasçılık, aynı çağda doğup gelişmiş olan Orfik din'le de ortak yanlar taşımaktadır. Mitolojik ozan Orpheus’un adına bağlanan Orfik din de, Pitagorasçılık gibi, evren birliği, evrendeki bütün varlıkların birbirlerine yakınlığı ve bundan ötürü de dayanışmaları gerektiği, ruhun göçtüğü ve bu yüzden bütün hayvan ve insan bedenlerinin birinden öbürüne göçen ruhlarla dolu bulunduğu, bu yüzden et yememek ve ruhu ilerde süreceği göksel yaşama alıştırmak için her türlü beden nazlarından uzak yaşamak gerektiği inançlarını yayar. Bir tarikat diyebileceğimiz Pitagorasçılar geometri, astronomi, müzik ve tıp alanında usta kişilerdi[1].
Kimi yazarlar da bütün bu dinsel görüşlerin Dionysos tapımından doğduğunu, Orpheus'un bu tapımı arıtıp geliştirdiğini, Pitagoras'ın da Orpheus'culuğu arıtıp ona yeni öğeler kattığını ileri sürmektedirler. Pitagorasçılık, yarı gizemsel ve yarı dinsel bir öğretidir. Bu öğretiye sayı gizemciliği ve matematik simgecilik de denir. İdealisttir, soyut nicelikleri mutlaklaştırır. Pek çok boş inançlara yol açmış ve sonunda Yeni-Platonculuğa karışmıştır[2].
Pythagorosçılar yalnız niceliğe gittikçe artan bir önem verilmesine önayak oldukları için değil, aynı zamanda otomatik denilen teoriye de esin kaynağı oldukları için saygı ile anılması gereken filozoflardır[3].
Pitagorasçılık temelde idealist bir öğretidir. Yarı gizemsel – dinsel, yarı felsefesel – bilimseldir. Antik köleci üretim düzeninin ürünü olarak ortaya çıkmış ve pek çok boş inançlara yol açarak bu düzene hizmet etmiştir. Soyut nicelikleri saltıklaştırıp nesnel gerçeklikten ayırmakla büyük yanılgılara düşmüştür[4].
SKOLASTİK
Genel olarak, Ortaçağ’da hâkim olan, Grek felsefesinin kavramsal araçlarından yararlanılarak oluşturulmuş Tanrı merkezli düşünce sistemini veya teoloji ağırlıklı felsefenin kullandığı yöntemi tanımlamak için kullanılan sıfattır[5].
Skolastik felsefe, Latince kökenli schola (okul) kelimesinden türetilen scholasticus teriminden gelmektedir ve kelime anlamı olarak okul felsefesi demektir. Bu anlam önemlidir, zira skolastik felsefe, Ortaçağ düşüncesinde doğrunun zaten mevcut olduğu düşüncesine ve felsefenin okullarda okutularak öğretilmesine dayanan bir yaklaşım sergiler. Bu felsefenin temeli teolojidir, ona dayanır ve onu desteklemeye çalışır. İnanç ve bilgisi kiliseyle, özellikle Aristoteles’in bilimsel sistemini uyumlu bir biçimde birleştirmeye çalışan felsefedir[6].
Skolastik felsefe, Patristik felsefenin sürdürülmesi ve orada bir öğretiye dönüştürülmüş olan Hıristiyan inancının felsefi anlamda temellendirilip sistematize edilmesi yönündeki çabalardan meydana gelmiştir. Ortaçağ’ın belirli bir döneminden itibaren tüm[35] “Pithagoras”, Ansiklopedik Sözlük Dil ve Genel Kültür Ansiklopedisi, III, 532.
[36] http://www.frmtr.com/felsefe-sosyoloji-psikoloji/974619-pitagorascilik-pythagorizm.html
[37] Hüseyin Batuhan, Uğur Felsefe Öğreniyor, İstanbul: Bulut Yay., 1998, 167.
[38] Orhan Hançerlioğlu, “Pitagorasçılık”, V, 196.
[39] Ahmet Cevizci, “Skolastik”, Paradigma Felsefe Sözlüğü, 853.
[40] “Skolastik”, Büyük Sözlük ve Genel Kültür Ansiklopedisi, VI, 612.
felsefe etkinliği skolastik zemininde gerçekleştiği için, ortaçağ felsefesi denildiğinde akla gelen genellikle skolastik felsefedir. Oldukça geniş bir tarihsel dönemi kapsar. İkinci bir nokta, hem Hıristiyan skolastiğinin hem de İslam skolastiğinin söz konusu olmasıdır. Felsefe tarihi içinde Skolastiğin üç ayrı dönem olarak ele alınması söz konusudur:
· Erken Dönem Skolastik (800-1200'lü yıllar)
· Yükseliş Döneminde Skolastik (1200-1300'lü yıllar)
· Geç Dönem Skolastik (1300-1500'lü yıllar)
Bu dönemlerde skolastik felsefenin belirli bir açıdan ortaya atılan sorunları farklı niteliklerle çözmeye yöneldiği söylenebilir. Ancak bununla birlikte skolastik felsefe denilince anlaşılan genel bir nitelik söz konusudur. Bu genel nitelik ilk olarak Aristotelesçi bir özellik olarak belirtilmelidir. Patristik felsefede Platon ve Platonizm öne çıkmaktaydı, buna karşılık skolastik felsefede Aristotelizmin ilham kaynağı olduğu görülür. Aristo felsefesi Platon'nunkinden daha kesin olarak düşünürleri bilgeliğe yönlendirir, bunun anlamı salt Tanrı'yı bilmeye çalışmamak, olgular dünyasıyla da ilgili olmaktır[1].
Bir okul felsefesi olarak skolastik, ilk olarak teoloji öğretmenleri tarafından, hem sistematikleştirilmiş teolojinin öğretilmesini, hem de antikçağ okullarında öğretilen Yedi özgür sanat'ın (Septem artes liberales) öğretilmesini kapsar. Daha sonraları bu okulun bütün öğreti ve çalışmalarını kapsayacak nitelikte ifade edilir olmuştur.
Skolastiğin yöntemsel olarak ortak karakteristiği ise felsefeyi dinin, ya da aklı inancın alanına uygulayarak bu alandaki meseleleri kavranılır kılmaktır. Özelikle inanca ve vahye, akıl temelli getirilen itirazlar bu şekilde aşılmaya çalışılmıştır. Bu anlamda da skolastik felsefe yeni bir şeyler bulmak ya da düşünceler üretmek arayışında değildir, aksine zaten mevcut olanlar içerisinde skolastik felsefe uygun olanları temellendirmek ve uygun olmayanları çürütmek çabasında olmuştur. Bu çaba için gerekli mantığı Aristoteles’te ve Euklid geometrisinde bulmuştur.
Böylece ana belitler daha baştan saptanmış bulunuyordu. Bu dönemin özlü sözü ve düşüncesi, Augustinus'un;
· "Anlamak için inanıyorum" düşüncesidir.
Bu düşünceye göre hem inanç hem de onun anlatımı ve dili doğru olarak mevcuttur. Realizm düşüncesinin temeli olan bu düşünce Skolastiğin temel önermesidir. Buna göre bilgi, çeşitli önermeler ve çıkarsamalarla, tanrısal gerçeğin ortaya konulmasından ve yansıtılmasından, kanıtlanmasından başka bir şey değildir. Skolastik bu nedenle görelikçiliğe, öznelliğe ve kuşkuculuğa karşı savaşır. Skolastik yalnızca tek bir doğrunun ve ona bağlı tek bir doğruluk sisteminin varlığını kabul eder. Nominalizm bunlara bağlı olarak daha sonra Skolastiğin çözülmesinde önemli rol oynayacaktır.
Skolastik felsefenin genel ahlaki tutumu konusunda iki öğenin altını çizmek gerekir. Skolastik emir ahlakını ve değer ahlakını üstlenir durumdadır. Buna göre, önemli olan iyi'ye uygun davranmaktır; çünkü iyi hem tanrının buyruğudur, hem de Tanrı bizzat tüm iyiliğin kendisidir. Skolastik felsefe, başlangıcında ve gelişiminde inanç ile bilgiyi uzlaştırmaya çalışmış ve bu temelde dinsel dogmalara felsefi bir temel bulmaya ve bunları sistemleştirmeye[41] “Skolastik Felsefe (Skolastisizm)”, Sarp Erk Ulaş Felsefe Sözlüğü, 1313.
yönelmiştir. Ancak son dönemlerinde bu projenin başarılamayacağı kesinlik kazanmış, tam aksi yönde bizzat iç tartışmaları sebebiyle bilgi ile inanç ayrışması kesinlik kazanmıştır[1].
Batı Roma İmparatorluğunun çöküşünün getirdiği kültürel yıkımdan çıkış dönemine rastlar. Yeni bir toplumsal düzenleme ve kültürel canlanma evresinde, felsefe alanında skolastik görülür. İlk skolastik düşünür olarak Johannes Scottus'u (810-887) belirtmek gerekir. Çevirileriyle ve dersleriyle ortaçağ düşüncesine mistisizmi getirmiştir. Platon'un idea kuramına benzeyen bir kavram realizmini kullanmıştır, bir tür Yeni-Plantonculuğun geliştiricisi olmuştur. Tanrı'nın gerçekte varlığının bilinemez olduğunu öne sürmüştür, Tanrı ancak kısmen simgeler aracılığıyla bilinebilir. Simgeler ise Tanrı'nın kendisi değildir.
Bu ilk döneminde yer alsa da bütün skolastik felsefenin en etkili düşünürlerinden sayılan Anselmus, anılması gereken bir başka isimdir (1033-1108). Anselmus özellikle Augustinus'un açtığı yolda ilerlemiş, onun "Anlamak için inanıyorum" sözüne açık ve kesin bir içerik kazandırmış, inancın en yüksek mistik varsayımlarını akıl ile temellendirmeye çalışmıştır. Bütün var olan şeyler, mutlak bir var olan tarafından temellendirilir; aynı şekilde bütün iyi'ler de mutlak iyi ile temellendirilir. Burada açıkça kavramsal realizmde olduğu türden, yani tümel kavramları gerçek varlıklardan sayan bir çıkarsamayla tanrının varlığını kanıtlama yoluna gidilmektedir. Anselmus asıl ününü ontolojik kanıtlama ile sağlamıştır. Buna göre Tanrı, tanımı gereği en yetkin iyi ise, bu en yetkin iyi olanın var olmaması mantıksal bir çelişkidir, dolayısıyla Tanrı'nın var olması çelişmezlik ilkesi gereği zorunludur.
Roscelinus (1050-1125) ortaçağ felsefesinde nominalizmin kurucusudur. Kavram realizminin karşıtı olarak nominalizm, tümellerin kendinde varlıklar olduklarını kabul etmez, onlar insanın nesnelerin ortak yönlerinden hareketle dile getirdikleri isimlerden ibarettir. Roscelinus, gerçekte var olan şeylerin tikel nesneler olduğunu belirtir.
Skolastik boyunca bu iki eğilim arasında sürüp gidecek olan bir tartışma söz konusu olacaktır; nominalizm skolastiğin çözülüşünü getiren yönelimdir. Bu tartışma felsefe tarihinde Tümeller Üzerine Tartışma olarak geçecektir.
Petrus Abaelardus, skolastik felsefenin önemli isimlerinden bir başkası olarak, Roscelinus'un öğrencisidir, ancak tümeller tartışmasında daha ortalamacı bir yol izlemiştir. Bu yönde ortaya koyduğu zengin tartışmalarla, zamanının en etkili filozoflarından biri olmuştur.
XII. yüzyıldan itibaren Arap felsefesinin önemli yapıtları çevrilmeye ve Batı'da okunmaya başlandı, özellikle Aristoteles düşüncesine bu kaynaklardan, bir tür yorum içinden ulaşıldı. Böylece meydana gelen Aristotelizm, skolastiğin yükseliş döneminin dinamiği olmuştur. İslam felsefesi Batı kültürel düşüş içinde olduğu sıralarda gücünü geliştirmiş, antikçağ felsefesinin başlıca filozoflarının metinlerine sahip olabilmiştir.
İbn-i Sina, özellikle Aristoteles felsefesinin Arap dünyasında yer almasında önemli rol oynamıştır. Tümeller sorunu üzerinde önemle durmuş düşünürlerden birisidir ve bu düşünceleri yükseliş dönemi skolastiğinde etkili olacaktır.
Aristoteles’in metinleri diğer İslam filozofları gibi, onun çalışmaları üzerinden Batı'ya taşınacaktır.
[42] Orhan Hançerlioğlu, “Radikalizm”, VI, 109
Diğer bir Aristotalesçi İslam filozofu ise İbni Rüşt'tür. Aristotales'in yapıtlarını yorumlamış ve açıklamalar getirmiştir. İnanç ve akıl arasında ilişki kurmaya çalışmış, inancı akıl bilgisinin başka bir formu olarak değerlendirmeyi denemiştir.
Yahudi felsefesi ve Yahudi filozofların bu dönemde yaptıkları çeviri ve yorumlar da, batıda gelişen skolastik felsefenin yükselişinde etkili olmuş bir başka kaynaktır. Moses Maimenides bu filozofların en etkili olanıdır. O da Aristotalesçidir ve din ile felsefeyi, inanç ile aklı birleştirme yönünde düşünceler üretmiştir. Her iki kaynaktan (Yahudi ve İslam felsefeleri) beslenen yükseliş dönemi skolastiği Aristotales felsefesini temel dayanağı yapmıştır.
Skolastiğin bu dönem felsefe çalışması, bütün bilgi alanlarını kapsayacak şekilde bir bilgi sistemi kurmaya yöneliktir. Bonaventura adlı İtalyan mistik düşünür bu girişimi Augutinus ve Aristotales'i uzlaştırmaya yönelik çabalarıyla ortaya koyar. Onun da bir tür ontolojik kanıt kullandığı söylenebilir. Bilgi, bilinecek olanda birleşip bir olma durumudur ki, bu her tür mistisizmin ana doğrultusudur[1].
Bonaventura'da bu yönde bir metafizik inşa eder. Orta Çağın ve skolastiğin en önemli filozofu ise Albertus Magnus olarak anılır. Aristotales felsefesini, Arap ve Yahudi yorumlarını derleyip toparlamış, bunların tanınıp anlaşılmasında önemli rol oynamıştır.
Doğa bilimleriyle yakından ilgilenmiş bir skolastik düşünürdür. Aristotales felsefesinden sistemli bir yapı ortaya koymuştur.
Aquinolu Thomas Albertus Magnus'un öğrencisidir ve bütün skolastik dönemin en büyük filozofu olarak kabul edilmektedir. Öğretisi Katolik kilisesinin resmî felsefesi olarak kabul edilmiştir. Thomas'a göre dinsel doğrularla felsefi doğrular, yani inanç ve akıl doğruları iki ayrı bilgi türünün doğrularıdır. Böylece "Anlamak için inanmak" önermesinin yerine, Thomas "inanmak için bilmek"'i koymuştur. Bunun anlamı, en yüksek aydınlanma ve açınlanmanın bilgi sayesinde olabilmesidir. İnanç tapınağına girişin yolu bilgidir ve felsefe bu yolu aydınlatacak olan etkinliktir. Thomas için de Tanrı'yı bilmek, bilginin en yüksek idealidir, akıl bu yüksek noktaya erişmeye yönelirken bazı sırları olduğu gibi kabul etmek zorundadır. Realizm konusunda daha esnek bir tavır geliştiren Thomas, ontolojik kanıttan farklı olarak kosmolojik kanıt denilen yaklaşımı geliştirir.
Skolastiğin son döneminde felsefe daha da özerkleşecek ve dinden ayrılacaktır, akıl ve inancın birleştirilmesi çabasından vazgeçilecektir. Başlangıç ve yükseliş döneminde görülen kavramsal realizm bu dönemde gerilemiştir.
Bu gelişmede ve felsefenin özerkleşmesinde nominalizmin belirleyici bir rolü olacaktır. Ayrıca Dominiken ve Fransisken tarikatları arasındaki çatışmanın derinleşmesi de bu süreci derinleştirmiştir. Fransiskenler teoloji ile doğa bilimlerinin aynılaştırılmasına ya da birbirine bağlanmasına her zaman itiraz etmişlerdir. Bu tartışmaların sonu reformasyonu hazırlamıştır. Rönesansı hazırlayan kültürel gelişmeler bu anlamda skolastiğin son döneminde gerçekleşir: Reformasyon ve doğa bilimlerinin ayrışıp gelişmesi.
Bu dönemin ilk ismi olarak Johannes Duns Scottus'u belirtmek gerekir. Onun düşüncesinde tümel kavramlar nesnel dünyanın yansımalarıdır. Ayrıca istence öncelik[43] “Skolastik”, Yeni Kültür Ansiklopedisi, IX, İstanbul: Morpa Kültür Yayınları, 2004, 131.
vermiştir ve volantarizmin savunusunu yapmıştır. İstenç özgürlüğü fikrini, belirlenimsizciliğe vardırmıştır.
Ockham'lı William geç dönem skolastiğin önemli filozofu olmakla kalmaz, nominalizmin sistemleştirilmesi ve geliştirilmesinde kesin bir rol oynar. Ona göre bütün gerçek, tikel nesnelerden meydana gelmektedir, tümeller ise uydurma şeylerdir.
Tümeller, tikel nesnelerin genel benzerliklerinden hareketle, nesneler için bizim uydurduğumuz simgelerdir. Bilginin temeline bu yolda deney konulur. Tanrı ve sonsuzluk hakkında deneyime sahip olmadığımızdan, bu alanlara yönelik bilgi, inanç bilgisidir. Bu tür bilgilere gerçek anlamda bilgi denilemez, onlara ancak inanılabilir. Böylece inanç ve bilgi arasına kesin bir ayrım konulmuş olunmaktadır. Bu yöndeki gelişim Rönesans’ı meydana getirecektir.
Roger Bacon geç dönem skolastiğin anılması gereken bir başka ismidir. Deney ve deneyim kavramları onun yaklaşımında daha da kesin bir görünüm kazanır. Doğa araştırmalarında ortaya koyduğu bulgular ve matematik dehası ünlü bir bilgin olmasını sağlamıştır. Mistisizm ile ampirizmin karışımı olan düşünceleri Bacon’u ortaçağdan Rönesans’a geçişin hazırlayıcılarından biri yapmıştır[1].
TEODİSE
İnsanların, dünyanın hatta bütün evrenin kötülük olgusuyla karşı karşıya kalmasının nedenleri ve bunun Tanrı kavramıyla nasıl bir ilişkisi olduğuna yönelik ilahiyat disiplinidir. Yaşlılık, ölüm, sakat doğmak ve doğal felaketler gibi insan hayatına yön veren doğal olaylarla bizzat insanların toplum ya da kişisel olarak diğer insanları zulüm, baskı ve çeşitli manipüle araçlarla sınırlaması hatta onurlu bir insanlık durumundan alaşağı etmesi gibi insan kaynaklı olguların bir Tanrı inancıyla aşılıp aşılamayacağını konu edinen teodise ve kötülük problemi içinden çıkılması en zor alanlardandır. Fizik ötesinin Tanrı’nın varlığında ve niteliklerinde söz eden koludur[2].
Şöyle ya da böyle yaşanılan dünyanın acımasızlığı ve sertliğinin insanlara ateizmi anlaşılabilir kıldığı söylenebilir. Savaşlar, insan hakları ihlalleri, yoksulluk ve yıkım getiren birçok durumun her şeye gücü yeten adil bir Tanrı anlayışıyla bağdaştırılmasının kolay olmadığı ortada. Hayatın sınır tanımaz işleyiş mekanizmalarının, sınır tanımayan kötülüğü, kimi zaman diyalektik kimi zamanda belli bir sürede karanlık tablolar olarak oluşturması, nice çığlıkların tarihte gün yüzüne çıkmadan gömülüp gitmesi ve bazen de duyulmak istenmemesi hangi kozmik ilkeyle ve el değmemiş bir düzenle açıklanabilir. Leibniz ve Gazzali'nin yaşadığımız dünyayı mümkün dünyaların en iyisi ve en mantıklısı olarak görüp bu dünya düzenini ister istemez haklılaştırma girişimleri asla anlamayacakları gerçek mazlumların hayat yolculuklarını ve çilelerini hafife almaktır. Aşkın bir dayanak noktasının bulunmadığı sadece ait olduğu kitleye uyum yoluyla kitlelerin günlük hayatını devam ettirdiği bir sosyalitede vicdanlar Tanrının sevgisiyle değil hayatın şartlarına göre oluşmaktadır. Tanrı bu dünyada sağlayamadığı adaleti ahirette vaad ediyor. Her şeyi önceden bilme sıfatına sahip olsa da bütün alçaklıklara ve vahşiliklere göz yumarak delirten, namussuz addedilmeğe ve parça parça edilmeye mahkûm eden dünya düzenini benim rızamdır diyerek iman kaidesi yapıyor. Gerçek adaleti çağırır, bütün değerlerin kaynağı budur[3].
[44] “Skolastisizm”, Ana Britannica, XIX, 500.
[45] “Teodise”, Ansiklopedik Sözlük Dil ve Genel Kültür Ansiklopedisi, III, 563.
[46] http://www.felsefeekibi.com/site/default.asp?PG=1045
Beşeri, doğal bütün kaos Tanrının güç temelinde İlah olduğunu ve ilahiyatın iflas ettiğini göstermektedir. Tanrı’nın tercihini en baştan yaptığı muhakkaktır. Bu dünyanın var olması nasıl var olduğundan daha önemli. O muazzam kudreti için insanlar kendisine tapınırlar ve gözyaşlarıyla medet umup kendilerinden geçerlerken bir taraftan azımsanamayacak ölçüde adam kayırmaya devam ederken diğer taraftan en iyi yaptığı iş olan ebedi seyrini de sürdürüyor. Bozuk düzenin parçası olmakta birbiriyle yarışan Tanrı ve insan bütün kutsal değerlerin ırzına beraberce geçerek asla değişmeyecek bir evrensel doğruyu oluşturuyor: Böyle kulun böyle Tanrı'sı ve böyle Tanrı'nın böyle kulu olur. Kuzuyu kurda teslim eden ilahi Adalet vahşeti meşrulaştırarak soysuz dengeleri gözetmeyi akıl yasaları adı altında düzenin bir gereği ve hayatın doğası olarak kabul ediyor[1].
İkiliğin kaynağı Yüceliğinin inkârı hariç her şeyi affetmeye hazır. Kendisinin Allahsızlığını göremeyecek kadar kör olan bu ululuk sarhoşu her şeyin tek hâkimi olarak yarattığı tüm sefaleti ve kahrı mutlak bir aldırışsızlıkla kendi oyununun bir mizanseni olarak kullanıyor. Düzenin düzensizliğini içselleştirmiş ve oyunu kuralına göre oynayan şeref sahibi düzen adamları Sahiplerinin izinde yaptıkları leş yiyiciliklerini vicdan azabından uzak büyük bir doyumla yaşarlarken neden oldukları derin sızıları ve felaketi İlahi Emirlerin inkârının doğal bir sonucu olarak nitelendirirler[2].
Hayatın büyüsünden sıyrınıldığında geriye kalan tek şeyin mekanik bir hayat olduğu ve sıkıntıları alabileceğinden bile fazla yüklemesiyle oluşan o loş, bulanık, bezgin yürek atışlarının dipsiz kuyularında üstü örtülü tek bir söz çözümlenemez bir durulukta akla kazınıyor: Bir insanın gerçek kavgası Tanrı’yladır. Bütün bu psikoz çıkmazını içine sindirebilmeyi başarmış insanlar Tanrı yokmuş gibi yaşayıp Tanrı varmış gibi gömülürler. Zihnin insanı bozguncu ve ikiyüzlü yapan bataklığına saplanmayan kişiler ise Tanrının varlığı yokluğundan farksız agnostik bir gerçeklik içinde olduğu bir ontolojik statüyle terkedilmişlik ve bir başına bırakılmışlık olgusunun dile gelmez yalnızlığında karışık ve anlaşılmaz hayatın içinde mutluluk arzularıyla yitip gidecekleri o dönüşsüz meçhule ilerlerler[3].
HİPOTEZ (VARSAYIM)
Probleme konulan geçici çözüme hipotez denir. Varsayım, eski dilde faraziye olarak kullanılır[4]. Hipotez problemi çözmek için yapılan araştırma ve gözlemler sonucu elde edilen bilgilerin yardımıyla kurulur[5]. Bir olgular bütününden gerçeğe uygun bir açıklama çıkarmayı amaçlayan ve deneyle, deneyimleriyle denetlenmesi veya yargılarıyla doğrulanması gereken önermelerdir[6].
Genel olarak, bir ilke, kabul, tahmin, koşul ve öncül, yol gösterici düşüncedir. Mantıkta, koşullu bir önermenin koşul kısmı, ön bileşeni olarak kullanılır. Bilim ya da metodolojide, gözlemlenen olgularla ve olgular arasındaki ilişkilerle ilgili açıklama taslağı ya da belirli olgulara ilişkin geçici bir açıklama işlevi gören önerme ya da kabuldür. Olguları açıklama gücüne sahip görünen ve deney yoluyla sınanmaya elverişli bir yapıda olup ilgili olgular ya da eriler tarafından desteklenebildiği gibi, red de edilen önermedir. Ayrıca, teşmil yoluyla da bir problemi çözmek için benimsenen stratejiye de hipotez denilmektedir[7].
Hipotezin başlıca özellikleri:
[47] “Teodise”, Ana Britannica, XX, 528.
[48] http://www.turkcebilgi.net/sozluk/felsefe-terimleri/teodise-11686.html
[49] Orhan Hançerlioğlu, “Teodise”, VI, 292–293.
[50] “Hipotez”, Büyük Sözlük ve Genel Kültür Ansiklopedisi, III, 187.
[51] “Hipotez”, Ansiklopedik Sözlük Dil ve Genel Kültür Ansiklopedisi, II, 397.
[52] “Hipotez/Varsayım”, Dictionnaire Larousse, VI, 354.
[53] Ahmet Cevizci, “Hipotez”, Paradigma Felsefe Sözlüğü, 454.
.
Eldeki bütün verilere uygun olmalı ve onları açıklamalıdır. Yeni gerçeklerin tahminine olanak sağlamalıdır. Probleme çözüm önermelidir. Deney ve gözlemlere açık olmalıdır. Yeni deney ve gözlemlerle denenebilir olmalıdır[1].
Hipotezin muhtemel üç sonucu vardır:
1- Doğrudan kanıtlanıp doğrudan geçerli haline gelebilir bir hipotez gözlem ve deneylerle doğrulanırsa teori değil gerçektir.
2- Yeni gerçeklerle desteklenerek teori veya kanun haline gelebilir.
3- Çürütülüp terk edilir[2].
COGİTO
"Cogito, ergo sum" ("Düşünüyorum, öyleyse varım.") René Descartes'in Batı rasyonalizminin kurucu elementi olan felsefi sözüdür. "Cogito ergo sum", Descartes'in Discours sur la méthode (1637) kitabında yer alan Fransızca "Je pense, donc je suis" sözünün çevirisidir. Bu önerme Descartes’in uzun ve dolambaçlı bir şüphe yolunun sonunda varmış olduğu kesin, sarsılmaz gerçektir[3]. Descartes her şeyin yanlış olduğunu, her şeyin doğruluğundan şüphe edilebileceğini düşünmeyi denediği sırada bir şeyin farkına vardığını belirtir. Bu şey, bunları düşünen biri olarak kendisinin bir şey olması gerektiğidir. Descartes her şeyden kuşkulanabileceğini ama kuşku duymakta olduğundan kuşku duyamayacağını; kuşkulanan bir özneden, “ben”den kuşkuya düşemeyeceğini görür[4].
Descartes önce dört kural saptadı:
- Açık seçik ve belirgin fikirler dışında hiçbir şeyi kabul etmemek,
- Her sorunu çözümü için gerekli sayıda parçalara ayırmak,
- Düşünceleri basitten karmaşığa doğru sıralamak,
- Gözden kaçmış bir şey olup olmadığını sürekli kontrol etmek.
Sonra bu kuralları izleyerek şöyle düşündü (bunları düşünürken bir sobanın karşısında oturuyordu):
—Duyularımız bazen bizi aldattığına göre, hiçbir şeyi göründüğü gibi olmadığını farz etmeliyim.
—Burada sobanın karşısında oturduğumu nasıl bilebilirim.
—Bundan emin olamam. Rüya ya da hayal görüyor olabilirim.
—Ya da muzip bir şeytan benimle oyun oynuyor olabilir.
—Kuşku duymayacağım tek şey, bir şey düşünüyor olmam. Rüya gördüğümü, benimle alay edildiğini ya da bir bedenim olmadığını bile düşünsem, bu böyle.
[54] http://www.nedirkimdir.org/hipotez-nedir/
[55] http://www.toplumdusmani.net/modules/wordbook/entry.php?entryID=240
[56] “Cogito Ergo Sum”, Büyük Sözlük ve Genel Kültür Ansiklopedisi, II, 164.
[57] “Cogito ergo Sum”, Sarp Erk Ulaş Felsefe Sözlüğü, 298.
—İşte buldum! Düşünüyorum öyleyse varım[1]!
Descartes’in bu ünlü sözü, kendisinden çok daha önce, IV. yüzyılda Augustinus tarafından söylenmişti. Augustinus, “Varlığınızdan şüphelenemezsiniz. Çünkü düşünüyorsunuz, düşünmekse var olmak demektir”, diyordu. Augustinus ve Descartes’in bu temel düşüncesine şu karşılık verilmiştir: “Bin altın düşünüyorum, öyleyse bin altınım var.” [2] Cogito ergo sum (Düşünüyorum, öyleyse varım), kimi yerde de Dubito cogito; ergo sum (Şüphe ediyorum, düşünüyorum; öyleyse varım) biçimlerinde dile getirilmiştir. Ünlü İngiliz özdeksizcisi Berkeley Varlık algıdır ilkesini bu temel üzerine kurmuştur[3].
DEMOKRİTOS
Leukippos’un öğrencisi Demokritos, (M.Ö. 460 – 370) Sokrates’ten sonra ölmüş olmasına rağmen, "Sokrates öncesi doğa filozofları"ndan sayılır. Hocasının ortaya attığı teoriyi büyük ölçüde geliştirerek ünlenmiştir. Parmenides'in temsil ettiği tekçilik (monism) ile Empedokles'in çokçuluğu (pluralism) karşısındaki aracılık girişimleri sonucu, "Atom veya bölünmeyen öz" teorisi ile ünlenmiştir. (Bazı kaynaklar Empedokles ve Anaksagoras'ı da "atomcular" sınıflandırmasının içine sokmaktadır. Bu görüş isabetli bir tespittir).
Varoluş ile ilgili çok kesin bir görüş ortaya koymuştur. Evren'deki oluşuma, kesin bir zorunluluk egemendir. Bütün olup bitenleri bir rastlantı ile izaha çalışmak saçmalıktır. "Yaratılmamış, yok olmayan, değişmeyen varlık, özdeksel atomdur. Öz, maddeyi temsil eder ve onunla her nesne yapılabilir." şeklinde özetlenebilecek bir görüşle, materyalist doğa biliminin ilk temellerini atmıştır. Demokritos, tesadüfü kabul etmemektedir[4].
Atomcular, sadece bir hacim, bir şekil ve belki de bir ağırlık içeren bölünmez en küçük birim olarak tarif ettikleri atomun ve atomların hareket ettiği boşluğun (eter - ether - esir) ezelî, ebedî mevcudiyetini ortaya atmışlardır. Bütün bu materyalist görüşlere rağmen, "tek gerçek, atomlar ve atomların hareketidir" prensibini, ruhun açıklanması aşamasında da tutarlı bir şekilde kullanmışlardır.
Bilinçli bir materyalist yaklaşımla, algılama ve düşünmeyi, vücuttaki en ince, en hafif ve en düzgün ateş atomlarının hareketi olarak izah eden Demokritos, kendisinden önceki düşünürlerin üzerinde durmadığı oranda, ahlâk (etik) ile de ilgilenmiştir[5].
Demokritos; "Herhangi bir madde sürekli ikiye bölünecek olursa en sonunda bölünemeyen bir parçacık elde edilir." fikrini ileri sürmüştür. Bu parçaya bölünemeyen anlamına gelen "ATOM" adını vermiştir ve maddenin yapıtaşı atom olarak adlandırılmıştır. Bu kavram tarih boyunca birçok bilim adamı tarafından geliştirilerek günümüze kadar gelmiştir. Modern atom teorisinin kurucusu olarak kabul edilir[6]. Canlılığın temeli olmakla birlikte insan ruhunun da bir atom bileşiği olduğunu iddia eder[7].
[58] http://tr.wikipedia.org/wiki/Cogito_ergo_sum
[59] Orhan Hançerlioğlu, “Cogito”, I, 227.
[60] http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/Cogito_ergo_sum
[61] Saffet Suner, Düşüncenin Tarihteki Evrimi, İstanbul: Ebru Kitabevi, 1967, 145.
[62] http://tr.wikipedia.org/wiki/Demokritos
[63] Atilla Tokatlı, “Demokritos”, II, 198.
[64] “Demokritos”, Dictionnaire Larousse, II, 209.
KAYNAKÇA:
Ana Britannica Genel Kültür Ansiklopedisi, III, İstanbul, 2004.
Ana Britannica Genel Kültür Ansiklopedisi, XIX, İstanbul, 2004.
Ana Britannica Genel Kültür Ansiklopedisi, XX, İstanbul, 2004.
Ansiklopedik Sözlük Dil ve Genel Kültür Ansiklopedisi, II, İstanbul: Milliyet Yay.
Ansiklopedik Sözlük Dil ve Genel Kültür Ansiklopedisi, III, İstanbul: Milliyet Yay.
Batuhan, Hüseyin, Uğur Felsefe Öğreniyor, İstanbul: Bulut Yay., 1998.
Budak, Selçuk, Psikoloji Sözlüğü, Ankara: Bilim ve Sanat Yay., 2000.
Büyük Sözlük ve Genel Kültür Ansiklopedisi, I, İstanbul: Karaca Yay., 1987.
Büyük Sözlük ve Genel Kültür Ansiklopedisi, II, İstanbul: Karaca Yay., 1987.
Büyük Sözlük ve Genel Kültür Ansiklopedisi, III, İstanbul: Karaca Yay., 1987.
Büyük Sözlük ve Genel Kültür Ansiklopedisi, IV, İstanbul: Karaca Yay., 1987.
Büyük Sözlük ve Genel Kültür Ansiklopedisi, VI, İstanbul: Karaca Yay., 1987.
Büyük Sözlük ve Genel Kültür Ansiklopedisi, V, İstanbul: Karaca Yay., 1987.
Cevizci, Ahmet, Paradigma Felsefe Sözlüğü, İstanbul: Paradigma Yay., 2000.
Dictionnaire Larousse, I, İstanbul: Milliyet Yay., 1994.
Dictionnaire Larousse, II, İstanbul: Milliyet Yay., 1994.
Dictionnaire Larousse, VI, İstanbul: Milliyet Yay., 1994.
Hançerlioğlu, Orhan, Felsefe Ansiklopedisi, Kavramlar ve Akımlar, I, İstanbul: Remzi Kitapevi, 2000.
Hançerlioğlu, Orhan, Felsefe Ansiklopedisi, Kavramlar ve Akımlar, II, İstanbul: Remzi Kitapevi, 2000.
Hançerlioğlu, Orhan, Felsefe Ansiklopedisi, Kavramlar ve Akımlar, III, İstanbul: Remzi Kitapevi, 2000.
Hançerlioğlu, Orhan, Felsefe Ansiklopedisi, Kavramlar ve Akımlar, V, İstanbul: Remzi Kitapevi, 2000.
Hançerlioğlu, Orhan, Felsefe Ansiklopedisi, Kavramlar ve Akımlar, VI, İstanbul: Remzi Kitapevi, 2000.
Hançerlioğlu, Orhan, Felsefe Ansiklopedisi, Kavramlar ve Akımlar, VII, İstanbul: Remzi Kitapevi, 2000.
Görsel Büyük Genel Kültür Ansiklopedisi, XI, İstanbul: Görsel Yay., 1999.
Görsel Büyük Genel Kültür Ansiklopedisi, XIX, İstanbul: Görsel Yay., 1999.
Sarp Erk Ulaş Felsefe Sözlüğü, Ankara: Bilim ve Sanat Yay., 2002.
Suner, Saffet, Düşüncenin Tarihteki Evrimi, İstanbul: Ebru Kitabevi, 1967.
Tokatlı, Atilla, Ansiklopedik Felsefe Sözlüğü, I, Ankara: Bilgi Yay., 1973.
Tokatlı, Atilla, Ansiklopedik Felsefe Sözlüğü, II, Ankara: Bilgi Yay., 1973.
Yeni Kültür Ansiklopedisi, IX, İstanbul: Morpa Kültür Yayınları, 2004.
http://www.msxlabs.org/forum/felsefe/9795-nihilizm-hiccilik-yokculuk.html
http://www.mumsema.com/m-n/3385-nihilizm-hiccilik-yokculuk.html;
http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=article&aid=1655
http://www.bilgipasaji.com/forum/m-n-o-459/69362-nihilizm-hiccilik.html
http://www.toplumdusmani.net/modules/wordbook/entry.php?entryID=852
http://www.toplumdusmani.net/modules/wordbook/entry.php?entryID=240
http://www.realage.com.tr/RealAge.Web/Library/content.aspx?categoryId=116&id=3744&baslik=Klasik%20%C5%9Eartlanma%20Nedir?
http://www.ayyas.com/road-trip/912-organizasyonel-sartlanma/
http://www.kitapehli.com/sayfa13.html
http://www.privatesozluk.com/show.asp?m=pitagorascilik
http://www.frmtr.com/felsefe-sosyoloji-psikoloji/974619-pitagorascilik-pythagorizm.html
http://www.felsefeekibi.com/site/default.asp?PG=1045
http://www.turkcebilgi.net/sozluk/felsefe-terimleri/teodise–11686.html
http://www.nedirkimdir.org/hipotez-nedir/
http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/Cogito_ergo_sum
http://tr.wikipedia.org/wiki/Hi%C3%A7%C3%A7ilik
http://tr.wikipedia.org/wiki/Radikalizm















