Yeniçeri Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi / Journal Of Social Sciences,C.1,S.1,2009
Arş. Gör. Nevzat Keleş
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi
Tasavvuf geleneğinin en büyük simalarından olan Mevlânâ’yı bir tasavvuf şairi olarak burada sadretmemiz, şüphesiz ki onun aşk ve özle*mini şiir vasıtasıyla terennüm etmesindendir.
Farsça yazan sûfî şairler arasında Mevlânâ, dile en iyi hâkim olan ve onu en iyi kullanan bir şairdir. Belâğatın bütün inceliklerini çok iyi bilen ve bunları ustaca kullanan Mevlânâ’nın üslûbu, tasavvuf şiirini şekillendiren iki büyük selefinin, Senaî (ö. 1180)[1] ve Attar (1119-1220, 1230)’ın [2] etkisi altındadır[3]. Bu iki selefinin Mevlânâ üzerinde etkileri onun daha ilk gençlik günlerinde onların eserlerini tanıyıp, okumasıyla olmuştur[4]. Hatta Mevlânâ onlar hakkında şöyle söylemiştir: “Attar ruhtu, Senaî’de onun iki gözü. Biz, Senaî ve Attar’ın arkasından geldik”[5] diyerek Senaî ve Attar’ın kendisini ne derece etkilediklerini belirtmektedir.
Yine büyük mutasavvıf olan Kuşeyrî’nin (ö. 1074) Risalesi ve Gazzali’nin (ö. 1111) İhya-ü Ulumi’d-Din’i Mevlânâ’nın okuyup, etkilendiği tasavvufun klasik temel eserlerinden bazılarıdır[6]. Ancak unutulmamalıdır ki Mevlânâ’nın eserlerinin teşekkülünde en derin ilham kaynağı hiç şüphesiz Kur’an ve hadislerdir. Zira Mevlânâ eserlerinde ayet ve hadisleri oldukça sık kullanmaktadır.
Bununla birlikte onun üzerinde en fazla tesir gösteren ise Şems-i Tebrizî’dir. Şems, onun ilahî aşka vuslat yolundaki coşkun, mistik mizacının önünü açmıştır. Bundan dolayıdır ki Mevlânâ şiirlerinde onu hep yâd etmiştir.
“Biz bugün Şemseddin’in aşkı ile pek hoşuz, yüzümü altın gibi sararttım, dedim ki: Sevgili olmadıktan sonra dünyada altın madenleri de olmasın.”[7] şeklinde Şems-i Tebrizî’ye olan sevgisini göstermektedir. Başka bir beytinde ise şöyle söylemektedir:
“Ey Tebrizli Şems! Sen, harf bulutu altında gizlenmiş bir güneşsin. Senin güneşin doğunca, sözler yok olur, dağılır gider.”[8].
Anadolu’nun o dönemdeki durumunun tasavvufa elverişli olması da Mevlânâ’nın kolayca tanınıp sevilmesinde önemli rol oynamıştır. Hatta Mevlânâ’nın Fihi Mâfih adlı eserindeki “Ben, Anadolu halkı ve bana bağlı müridlerim şiiri sevdikleri için, şiir söylüyorum. Eğer Horasan’da kalsaydım, uzun zamanlar, türlü meşakkatlerle elde ettiğim bilgim ile ömrümü halka vaaz ederek ve kitaplar yazarak geçirecektim.”[9] sözleri bunu doğrular niteliktedir.
Şark edebiyatında bütün mânâsıyla özgün bir şair olan Mevlânâ, şiiri her ne kadar bir araç olarak kullandığını söylese de o XIII. yüzyılın en güçlü ve en büyük şairidir[10]. Çünkü o gerek semâ esnasındaki vecd haliyle gerekse de dolaşırken veya herhangi bir anda gönlüne gelen duyguyu kafiye ve vezin endişesine kapılmadan gelişi güzel bir şekilde terennüm ederken, seven kalbin bütün duygu ve nüanslarını yansıtmaktadır. Zira Mevlana içinde yoğunlaşan ilahî aşk ile kelimelere bir renk verir. Onlara bir canlılık katar. Bu aşkını şu şekilde dillendirmektedir:
“Ben sözü aşkla söylüyorum. Çünkü dersi aşktan alıyorum. Ben canımı onun önüne koyuyorum. O’na peşkeş çekiyorum. O pek az şey kabul eder. Her şeyi kabul etmez.”[11].
Mevlânâ, bir vecd mahsulü olmayan, gönülden gelmeyen, sadece dil ile söylenen şiirden hoşlanmamaktadır. Belli bir hissi yoğunluğu olmayan duyguları da söz ile terennüm etmekten sakınmıştır.
“Ya Rabbi! Ecel gelip çatmadan, beni ilimden de kurtar, amelden de. Hele gönülden gelmeyen, ağızlara gelen, dillere düşen sözlerden beni büsbütün kurtar”[12] diye Hakk’a yalvarmaktadır.
Bir başka beytinde ise “Ey söz, sus artık! Benimle beraber gelme! Sen dünyada kal! Bak, biz kıskançlıktan ötürü dostun yolunda bizsiz gideriz”[13] demektedir.
Mevlânâ, dilsiz, dudaksız konuşma üzerinde de çok durur ve şöyle der: “Sen susmadıkça, düşünce bir şey söyleyebilir mi? Düşünceyi ancak konuşarak belirtirsin, sen sustuğun zaman, düşünce içinde hapsolur, kalır. Ama gönül ağız açınca, dil konuşmaz olur, susar.”[14]. Gönülden gönüle yol vardır. Çünkü dilsiz dudaksız konuşmak, gönüllerin birbirlerine seslenmesidir. Buradan da anlaşılıyor ki Mevlânâ’nın söylediği şiirler birer düşünce değil, hiss-i kalb mahsulüdür.
“Sus; artık söyleme! Çünkü şu ağzımdaki dilin söyledikleri, gönüle, cana perde olmadadır! Keşke şu yarım yamalak konuşan dilim gönlümün sırlarına vâkıf olmasaydı da, gönlüm konuşsaydı!”[15] beytiyle de gönlüne doğan hissi ifade etmede dilin yetersizliğinden şikayet etmektedir.
Şiir ayrılıktan doğar; vuslatın gerçekleştiği yerde kelimeler ölür[16]. Mevlânâ, şiirleriyle özlemi ve vuslatı alevler içinde en güzel ve en nükteli biçimde söylemiştir. Onun şiiri ilahî aşkın ifade vasıtası olup kanın coşmasıdır. “Benim şiirimi kan gör, şiir görme; çünkü aşkıyla gözden de kanlar sızıp damlamada, gönülden de.”
“Kan, şarap gibi köpürüp kaynadı mı üstüme-başıma, elbiseme bulaşmasın diye onu şiir rengine sokar, şiir haline getiririm.”[17] Mevlânâ’nın bu şiirleri “şiir-i ahmer” yani “kırmızı şiir” olarak adlandırılmaktadır[18]. Onun bu beyitleri içinde yoğunlaşan aşkı, şiirleriyle nasıl somutlaştırdığını açıkça görmekteyiz. İşte onun şiirlerini, bildiğimiz klasik tarzdaki şiirlerden ayıran, onları değerli ve eşsiz kılan da bu özelliğidir.
Mevlânâ, bir yerde şiiri yermesine karşın, duygularını ifade etmek için yine şiire başvurur.“Sus bu da kaderin bir cilvesi; seni savaşa, atlas kumaşlara düşürmüş, beni de şiire.”[19]. İşte O, bu şekilde aşk, duyuş ve anlayışını, çok hassas ve heyecanlı bir üslup ile terennüm etmiştir.
Yine Mevlânâ duygularını şiirle ifade etmesine rağmen manaya çok önem vermektedir. “Sözün içini elde etmek için harf kabuğunu yar, saçlar da sevgilinin yüzünü-gözünü örter.”[20]. Ona göre, vezin ve kafiye, mânâyı büsbütün kayıt altına almaktan öte bir işe yaramaz. Bu nedenle kafiye ve vezin onu yaşadığı hissi yoğunluktan uzaklaştıracağından dolayı bundan hoşlanmamaktadır.
“Ben kafiye düşünürüm; sevgilim bana der ki: Yüzümden başka bir şey düşünme!
Ey benim kafiye düşünenim! Rahatça otur, benim yanımda devlet kafiyesi sensin.
Harf ne oluyor ki sen onu düşünesin! Harf nedir? Harf üzüm bağının çitten duvarı!”[21] demekle bunu belirtmektedir.
Bir aşk şairi olan Mevlânâ’nın, şiirlerinin temasını oluşturan konular yeni olmayıp yüzyıllar boyunca tasavvuf geleneğinde üzerinde durulmuş, yorumlanmış ve işlenmiş konulardır. Fakat Mevlânâ, bunlara farklı bir derinlik ve coşkunluk katmıştır. İnsanı maddî âleminden çıkararak manevî dünyaya götüren müzik ve semâ gibi iki estetik unsurun sonucunda da kendisine kadar ki büyük sûfî şairlerden farklı olarak[22], aşk, dua, hasret, vuslat özlemiyle dolu sayıklamalar ve dini vizyonun iç içe geçtiği bir yoğunlukla şiirine yeni bir boyut kazandırmıştır.
Şüphesiz Mevlânâ, XIII. yüzyılın en büyük şairidir. Onun şiirleri bugün dahi mânâ yoğunluğu, ifade gücü, sembolleri ve teşbihleriyle günümüz şairlerini etkilemekte ve onlara ilham kaynağı olmaktadır. Büyük bir aşk ve deyiş kudreti ile söylediği şiirler, kaleme alınmamış olsaydı, bugün belki de biz Mevlânâ’dan bihaber olacaktık. Bu nedenle Mevlânâ’yı bilmek ve tanımak isteyen, onun şiirlerine baksın. O, aşkı, imanı, heyecanı hâsılı her şeyi ile şiirlerinde saklıdır.
* Bu çalışma daha önce Bilge Adam Dergisi, XI, Van 2005, 111-115’te yayınlanan “Mevlânâ ve Şiir” adlı makalenin düzeltilmiş halidir.
* Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü
[1] Senaî, İran’ın mutasavvıf şairlerinden olup Gazneli Hakim Senaî diye şöhret bulmuştur. Doğum tarihi bilinmemekle birlikte 576 (1180)’de vefat ettiği söylense de ölüm tarihi ihtilaflıdır. Bkz: Ahmet Eflâkî, Ariflerin Menkıbeleri, Çev: Tahsin Yazıcı, İstanbul: Hürriyet Yayınları, 1973, 564.
[2] Feridüddin Atar, İran’ın meşhur sûfî şairlerinden biri olup asıl adı Ferideddin Muhammed b. İbrahim’dir. doğum ve ölüm tarihleri tam olarak belli değilse de bazı bilgilerden onun 513-617 (1119-1220) veya 627 (1230) tarihleri arasında yaşadığı anlaşılmaktadır. Eflâkî, 530.
[3] Annemarie Schimmel, Ben Rüzgârım Sen Ateş, Çev: Senail Özkan, İstanbul: Ötüken Yayınları, 2001,
47.
[4] Abdülkadir Karahan, “Mutasavvıf Şair Olarak Mevlânâ”, Mevlânâ İle İlgili Yazılardan Seçmeler, Haz: Vedat Genç, İst: MEB, 1997, 1997, 189.
[5] Eflâkî, 564.
[6] Schimmel, 49.
[7] Ş. Can, Divan-ı Kebir (Seçmeler), İst: Ötüken Yay., 2000, I/50, 69.
[8] Ş. Can, Seçmeler, I/47.
[9] Mevlânâ, Fihi Mâfih, Çev: Meliha Ü. Ambarcıoğlu, İst: MEB, 1969, XLVIII.
[10] A. Gölpınarlı, 249.
[11] Ş. Can, Seçmeler, III/1058, 134.
[12] Mevlânâ, Divan-ı Kebir, I/1668, Çev: A. Gölpınarlı, Ankara: Kültür Bakanlığı Yay., 1992, 176.
[13] Ş. Can, Seçmeler, II/813, 339.
[14] Ş. Can, Seçmeler, III/1273, 348.
[15] Ş. Can, Seçmeler, III/971, 45.
[16] Schimmel 53.
[17] Mevlânâ, Divan-ı Kebir, IV/1170–1171, 132.
[18] Saadettin Kocatürk, Mevlânâ Divân-ı Kebir Üzerine İncelemeler, Ank: Kültür Bakanlığı Yay., 2001, 41.
[19] Mevlânâ, Divân-ı Kebir, III/1803, 195.
[20] Mevlânâ, Divân-ı Kebir, III/1244, 143.
[21] Mevlânâ, Mesnevi, Çev: Veled İzbudak, I, İst: MEB, 2001, 138.
[22] Enver Mahmut, “Mevlânâ’nın Duygusal Şiir Sanatı”, Selçuk Üniversitesi II. Milletlerarası Mevlânâ Kongresi (3-5 Mayıs, 1990), Konya: Selçuk Üniversitesi Yay., 1991, 39.

















