Buradasınız: Home Yeniçeri 2. Sayı Adsız Kahramanlar Ordusunun Neferleri: Van’ın 120 Kahraman Çocuğu
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
Arama

YENİÇERİ PERİYODİK SOSYAL BİLİMLER AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ PERIODICAL ACADEMICAL RESEARCH ON SOCIAL SCIENCES



Adsız Kahramanlar Ordusunun Neferleri: Van’ın 120 Kahraman Çocuğu

e-Posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfEn iyi 

 Yeniçeri Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi / Journal Of Social Sciences,C.2,S.2,2009

 

Yrd. Doç. Dr. Tuncay Öğün

Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi

  

Osmanlı ordusu 1. Dünya Savaşında Kafkaslardan Çanakkale’ye; Irak, Suriye, Filistin, Hicaz ve Yemen’den Galiçya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada savaşmak zorunda kalmıştır. Bu yıpratıcı savaş sırasında ordunun lojistik hizmetleri yetersiz kalmış, ulaştırma imkânlarının sınırlı olması nedeniyle birliklere erzak ve mühimmat yetiştirilmesi konusunda çoğu zaman ciddi sıkıntılar yaşanmıştır. Sorunun üstesinden gelmek ve cephedeki askerleri aç ve silahsız bırakmamak için cephe gerisindeki çocuklar, kadınlar ve yaşlılar sırtlarında erzak ve cephane taşımak zorunda kalmışlardır. Böylece cephede çarpışan birliklerin arkasında adeta ikinci bir ordu oluşturulmuştur. Tarih kitaplarında kendilerinden pek fazla bahsedilmeyen bu adsız kahramanlar ordusunun neferlerinden birçokları da canlarını bu uğurda feda etmiştir.

Yetkililer ordunun ulaştırma hizmetlerindeki ciddi sorunları daha seferberliğin ilân edildiği günlerde tespit etmişlerdi. Savaş hazırlıklarını sürdürmekte olan ordunun ulaştırma hizmetlerden sorumlu Menzil Müfettiş-i Umumîliğinin bir raporuna göre (Eylül 1914): Savaşçı birliklerinin mevcudu 450.000 insan ve 175.000 hayvandan oluşan Osmanlı kuvvetleri erzak ve cephane taşıyan nakil araçlarının yetersizliği nedeniyle bulundukları bölgelerden en fazla 18 km uzaklaşabilecek durumundaydılar. Daha fazla uzaklaşmaları halinde birliklere erzak ve cephane yetiştirilmesi mümkün görülmüyordu[1].

Bu değerlendirme savaşa girmek üzere olan Osmanlı kuvvetlerinin hareket kabiliyetinden yoksun olduğunu göstermekteydi. Kafkas cephesinde ise durum daha da vahimdi. 3. Ordu tarafından Rus kuvvetlerine karşı kurulan bu cephe, dönemin en önemli ulaştırma aracı olan demir yollarından mahrumdu. Cepheye en yakın demiryolu istasyonu birliklerin 900 km kadar gerisindeki Ulukışla’daydı[2] ve bu bölgeye geri hizmetlerindeki birlikler hariç 96.550 insan ve 55.100 hayvandan oluşan[3] büyük bir savaş gücü yerleştirilmişti. Bu birlikler için asker, silâh ve cephane sevkıyatı Ulukışla'ya kadar trenle yapılıyor, oradan Erzurum’a karayolu ile yaklaşık bir ayda ve zahmetli bir yolculuktan sonra ulaştırılabiliyordu. Sevkıyatın bir bölümü de deniz yoluyla, Trabzon üzerinden yapılmaktaydı[4]. İstanbul’dan deniz yoluyla Trabzon’a gönderilen askerî malzeme buradan yük hayvanlarıyla iç kesimlere taşınıyordu[5].

Ordunun yiyecek ihtiyacı ise bulunduğu bölgeden sağlanıyordu. Erzurum, Trabzon, Van, Bitlis, Diyarbekir, Mamuretülaziz ve Sivas vilâyetleri ile Canik (Samsun) sancağından oluşan oldukça geniş bir alan 3. Ordu Komutanlığına iaşe bölgesi olarak verilmişti. Kafkas cephesindeki birlikler tüm yiyecek ihtiyaçlarını bu bölgeden karşılayacaklardı[6]. O dönemdeki idari taksimata göre vilayetlerin sınırları günümüze oranla çok daha genişti. Bu günkü idari yapılanmaya göre Kafkas cephesine ayrılan iaşe bölgesinde yaklaşık yirmi il bulunmaktadır. 

 

İstanbul’dan Ulukışla ve Trabzon’a gönderilen malzemenin yanında, bu geniş arazideki yiyecek maddelerinin de toplanarak cephedeki birliklere ulaştırılması gerekiyordu. Oysa kış mevsiminin çok şiddetli geçtiği bu sarp bölgenin az sayıdaki bakımsız yolları, yörenin tek ulaştırma aracı durumunda bulunan yük hayvanları ve yük hayvanları tarafından çekilmekte olan ilkel arabaların geçişine bile çoğu zaman müsait değildi[7]. Ayrıca eldeki yük hayvanlarının miktarı da sevkıyat için yeterli değildi. Bu nedenle halkın elindeki yük hayvanları ile arabaların önemli bir bölümü ordu emrine alındı. Sahiplerine de para yerine savaştan sonra ödenmek üzere makbuzlar verildi. Fakat tüm çabalara rağmen ne ulaştırma araçlarındaki eksiklik giderilebildi, ne de ulaştırma hizmetlerinde yaşanan sorunlar çözülebildi[8].

26 Ekim 1914 tarihinde yani Kafkas cephesinde savaşın başlamasından sadece bir hafta önce, Menzil Müfettiş-i Umumîliği, 3. Ordunun durumunu şu şekilde değerlendirmekteydi[9]:

“3. Ordunun bulunduğu yerde bile beslenebilmesi için mevcut ulaştırma araçları yetersizdir. Hareket halinde açlık muhakkaktır. Doğuda demiryolları olmadığından, taşıma araçları ne kadar arttırılsa yine kâfi gelmez. On günlük erzakı taşıyan menzil kolları (ordu için sevkıyat yapan birimler) olsa dahi on birinci günü yine açlık baş gösterir“.

O tarihte Genelkurmay Harekât Şubesi Müdürü olan Ali İhsan (Sabis) Bey de Harbiye Nezaretine sunduğu bir raporda Kafkas cephesindeki ordunun durumu hakkında benzer ifadeler kullanmıştır[10]:

 “…Ordumuz zayıftır. Bu ordu, bugünkü vasıtalarıyla kendisini durduğu yerde beslemekten acizdir. Demiryolunun azlığı nedeniyle cephane noksanının tamamlanması ve geriden erzak gönderilmesi kabil değildir. Şu halde bunu karadan takviye ederek stratejik bir taarruza geçmek felâketten başka bir sonuç vermez…”

1 Kasım 1914 günü Kafkas cephesinde savaşın başlamasıyla birlikte ordu için yapılan sevkıyat daha da hayatî bir önem kazandı. Yetkililer her türlü çareye başvurarak savaşan birliklere yiyecek ve cephane yetiştirmek zorundaydılar. Bunun için halkın himmet ve fedakârlığına başvurarak sevkıyatı halkın sırtında yapmaktan başka çare bulunamadı[11]. Bu yöntem daha önce Bitlis vilâyetinde uygulanmış ve birçok yararları görülmüştü. Bu nedenle Dâhiliye Nezareti (İçişleri Bakanlığı) 15 Kasım 1914’te Erzurum, Trabzon, Van, Bitlis, Diyarbekir, Mamuretülaziz ve Musul vilâyetleri ile Canik sancağına tebligatta bulunularak; mevcut araçlar yeterli gelmiyorsa kış mevsiminin bütün şiddetine rağmen, nakliyâtın Bitlis vilâyetindeki gibi birer günlük konaklar arasında halkın sırtıyla yapılması ve bu insan kollarının oluşturulması için gerekirse nakit olarak harcama yapılabileceği bildirildi[12].

20–45 yaş grubundaki erkekler silâhaltına alınmış olduğuna göre ordunun erzak ve cephanesi çocukların, kadınların ve yaşlıların sırtında taşınacaktı. Böylece, daha savaşın ilk günlerinden itibaren halkın sırtıyla yapılmaya başlanan askerî nakliyat, çoğu yerde savaşın sonuna kadar devam etti. Yöre halkı bu ağır görevi büyük bir fedakârlıkla yerine getirdi. 1915 kışında ordu için günde 100 ton erzak gönderilmesi gerekiyordu. Bu erzakın Erzurum’a ulaştırılmasında köy çocukları ve kadınlarının her türlü zorluğa karşı gösterdikleri gayretin payı çok büyüktü. Erzurumlular, kışın en şiddetli günlerinde Aşkale’den Evreni’ye ve Evreni’den Erzurum’a sırtlarıyla ya da hayvanlarıyla erzak taşıdılar. Erzurum valisinin de tanık olduğu üzere, yöre halkının tek arzusu din ve vatanın selameti ile ordunun muzafferiyetini sağlamaktan ibaretti. O nedenle bu yolda canlarını ve mallarını feda etmeyi göze almışlardı. Yakınları soğuktan donanlar, hayvanları telef olanlar çektikleri sıkıntılara karşı bir tek şey söylüyorlardı oda “devlet var olsundan” ibaretti[13].

Savaşın başında sırtlarıyla sevkıyat yapmaya başlayan Bitlisliler, yoğun kar yağışı üzerine 1915 Ocak’ında kızaklarla sevkıyata devam ettiler. Yük hayvanlarının sırtında ayrıca erzak taşındığından, kızaklar insanlar tarafından çekilmekteydi. 550 kızak ve 1700 kişiden oluşan ve 102 ton erzak taşımakta olan ilk kızak kafilesi 16 Ocak günü yola çıktı. Daha sonra diğer kafileler onları takip etti. Yağan yağmurların ardından kızaklar işleyemez hale gelince erzakı yine sırtlarında taşımaya başladılar. Bir keresinde aralarında askerlerin de bulunduğu 4.000 kişilik bir kafile sırtlarında zahire çuvallarıyla Erzurum’a doğru yola çıkarıldı[14].

Trabzon halkı da bu uğurda fedakârlık yapmaktan geri durmadı. Trabzon’un işgale uğramasından sonra Ordu’dan Mesudiye’ye ve Giresun’dan Tamdere’ye yapılan erzak sevkıyatı kadın, çocuk ve ihtiyarların çabaları sayesinde gerçekleştirilebildi. Öyle ki kadınlar sırtlarında 30–40 okkalık yükleriyle kar üstünde 70–80 km yürümekteydiler[15].

Halkın bu özverili çabaları da ordunun ihtiyaçlarını karşılamaya yetmedi. Sarıkamış yenilgisinin ardından Kemah-Tirebolu hattına kadar çekilmek zorunda kalan ordunun uğradığı ağır kayıplar nedeniyle ulaştırma hizmetlerindeki sıkıntısı bir kat daha arttı. Durum o kadar kötüydü ki sekiz yaşındaki çocuklardan, hamile kadınlardan bile yardım umuluyordu. Nitekim 3. Ordu Komutanının 1916 Eylül’ünde verdiği bir emriyle; 8–10 yaşından büyük çocuklardan hamile kadınlara varıncaya kadar, az çok yük taşıyabilecek kadar olan herkes ordu için sevkıyat yapmaya mecbur tutuldu[16].

Kafkas cephesindeki Osmanlı ordusu Sarıkamış’ta aldığı ağır yenilgiye rağmen kadınların, çocukların ve yaşlıların sırtlarında taşınan mermi ve azıkla Rus ordusuna karşı yıllarca direndi. Hatta bu ordu 1917 Ekim ihtilaliyle Rus Çarı’nın devrilmesinden sonra kaybettiği toprakları alarak Bakû’ye kadar ilerledi[17].

Her türlü zorluğa rağmen sırtlarında erzak ve cephane taşıyan adsız kahramanlar ordusunun neferleri arasında 120 Vanlı çocuk da vardı.  Van’dan sırtlarında götürdükleri mermileri İran sınırında, Hoy yakınlarındaki birliklere teslim etmişlerdi. Geri dönerken Saray ilçesi yakınlarında tipiye tutuldular. Çoğu donarak şehit düştü. Çok azı kurtarılabildi. Olayın gerçekleştiği tarihte Kafkas cephesinde savaş, Türk Ordusunun başlattığı Sarıkamış Harekâtı (22 Aralık 1914–15 Ocak 1915) nedeniyle Aras vadisi ve Sarıkamış dolaylarında odaklanmıştı. Şiddetli çarpışmalar hep bu bölgede olmaktaydı.  Van sınırındaki Hoy ve Dilman cephesindeki çarpışmalar ise daha çok Türk jandarma birlikleri ile Rus ordusu emrindeki Gönüllü Ermeni birlikleri arasında cereyan etmekteydi[18].

Vanlı çocuklarla ilgili trajik olay ilk defa Süleyman Sabri Paşa tarafından yazılmıştır. 1924–1925 tarihleri arasında Van’da valilik görevinde bulunmuş olan Süleyman Sabri Paşa’nın[19] yöre tarihi üzerinde yaptığı incelemeler 1928 yılında Van Tarihi ve Kürtler Hakkında Tetabbuat adlıyla yayınlanmıştır. Bu eserinin son bölümünde Vanlıların Fedakârlığı başlığı altında Vanlı 120 çocuk hakkında şu ifadeler yer almaktadır[20]:


“Büyük harpte 330 (1915) senesi kıtaatımız İran’da Ruslarla muharebe ederken Van’dan cephane götürecek vesait kâfi gelmemiş; kışın en şiddetli zamanında Kânunusanide (Ocak) çoğu on iki yaşında olan yüz yirmi kadar 12 ilâ 18 yaşında çocuklar sırtlarında biner fişek Hoy’a kadar götürmüşlerdi. Avdette (dönüşte) bu çocukların çoğu incimâd (donma) etmiş, tipide boğulmuş, kırkı evlerine dönmüş bunların bir kısmı da hastalanarak telef olmuştur”.

Süleyman Sabri Paşa’nın anıları henüz çok taze iken bu olay hakkında yazdığı yukarıdaki ifadeler tarihe kayıt düşülmesi açısından önemli bir hizmet olmuştur. Onun bu kaydı sayesinde 120 Vanlı çocuğun körpe bedenleriyle yazdıkları kahramanlık destanı günümüze kadar ulaşmıştır. Bu trajik olay, aradan yıllar geçtikten sonra Hikmet Ilgaz’ın 1953 tarihinde yayınlanan Şark Yıldızı-Esir Cami Müslümanları adlı iki ciltlik romanının birinci cildinde Elemli Günler başlığı altında akıcı ve etkileyici bir üslupla işlemiştir. 27 sayfa tutan bu bölüm ana hatlarıyla şöyle özetlenebilir:

Rusları kovalayarak Hoy’a kadar ilerleyen jandarma tümeninden 12 Ocak 1915 günü Van’a bir haber gelir. Atacak bir tek kurşunları kalmadığından acilen cephane gönderilmesi istenmektedir.  Kara kışta, karlı dağların hayvanlar ve arabalarla aşılması mümkün değildir. Tek çare cephaneyi yayaların sırtında taşımaktır. Oysa gençler cephelere gönderilmiş olduklarından şehirde sadece yaşlılar, kadınlar ve çocuklar kalmıştır. Şehirdeki okulun müdürlüğünü vekâleten yürütmekte olan bir öğretmen (romanın kahramanı) cephaneyi şehirdeki çocukların taşınmasını önerir. Biri on üç diğeri on beş yaşındaki iki oğlunun da bu çocuklar arasında yer almasını ister. Vali vekili öneriyi çok riskli bulur. Konu şehrin ileri gelenleri tarafından gece yarısına kadar tartışılır. Fakat çocukları göndermekten başka çare bulunamaz. Ertesi gün alınan karar duyurulunca okuldaki çocukların hepsi gönüllü olur.  Coğrafya öğretmeni de ısrarla çocuklara katılmak ister. Sonuçta iki öğretmenin de gönüllülerle gitmesine karar verilir. Gönüllü sayısı çok olduğundan bu zorlu yola dayanabilecek güçte 12 ilâ 17 yaşlarındaki seksen çocuk seçilir ve ailelerinden izin alınır. Aynı yaş grubundaki kırk çocuk da dükkânlardan ve evlerden toplanır. Şehir halkı gönüllülerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere seferber edilir. Çocuklar sağlamca giydirilir, çapraz askılı fişek torbaları dikilir ve her birine bin fişek konur. Öğretmenlerle on beşini doldurmuş otuz iki çocuğa silah verilir. Yanlarına da on sekiz jandarma ile bir sağlık görevlisi katılır.

Kafile ertesi sabah karlı bir havada yola çıkar.  Şehir halkı, 21 Ocak’ta çocukların cephaneyi orduya yetiştirdiği ve dönüş için yola çıktıkları haberini alır. Dönüş yolundaki çocuklar ayın 23’ünü Abadan ve 24’ünü Tadan’da geçirirler. Yükleri hafifleyen çocuklar yıldırım gibi ilerleyerek iki günde seksen kilometre yol alırlar. Bu sırada Kotur yolunu bırakarak dağdan kestirme gitmeye karar verirler. Ertesi akşam sınırı geçip Saray’a ulaşmak isterler. Fakat o gece hava bozar kar yağışıyla birlikte şiddetli bir tipi başlar. Telgraf hatları da zarar gördüğünden artık çocuklardan sağlıklı haber de alınamamaktadır. Çocuklarını merak eden aileler hükümet binası önünde toplanmaya başlarlar.  Bu sırada Şekak (Şıkaki) aşiretinden Semiko’ya (Sımko) ulaşılır. Semiko fırtınaya rağmen adamlarını çocukları aramak üzere Çuh dağlarının batısına gönderir. Aramaya gidenler çocukların tipi nedeniyle dağılmış olduğunu görürüler. Karlar altından toplayabildiklerini Saray’a getiriler. Aramayı sürdüren aşiret mensuplarından da on dört kişi kaybolur. 

Birkaç gün sonra fırtına diner telgraf hatları onarılır ve 30 Ocak’ta Saray’la ilk temas sağlanır. Ancak haber üzücüdür.  Faciadan 40 çocukla 8 jandarma kurtulabilmiştir ve bunların da çoğu ağır hastadır. Şakak aşireti bütün dağları taramış 39 donmuş çocukla dört jandarmadan başka bir şey bulamamıştır. Bu 39 şehit Saray’a getirilerek defnedilir. Diğerlerinden ise hiçbir haber alınamamıştır.

Kurtarılan çocuklar 3 Şubat’ta şehre getirilir. Bunlardan sadece on kişi yürüyebilecek durumdadır. Diğerleri sedyelerde ya da çuvallarda taşınmaktadır.  Hastane İran cephesinden gelen ağır yaralı askerlerle dolu olduğu için, çocuklar, büyükçe bir eve sevk edilir ve tedavileri burada yapılır. Tedavileriyle Dr. Refik Bey ve Dr. Maltızyan ilgilenmektedir. Maltızyan, dini ve milliyeti ne olursa olsun tüm hastaların yardımına koşan Van Halkının çok sevdiği yaşlı bir Ermenidir. Aralarındaki mezhep ihtilafı yüzünden bazı Ermenilerce pek sevilmeyen Maltızyan’ın faciayı haber alır almaz.

vilayete gelerek hizmetini arz etmesi herkesi sevindirir. Doktorların geceler boyu uykusuz kalarak sürdürdükleri tedavilere rağmen ancak 22 çocuk kurtarılabilir. Geri kalan 98 çocuk şehit düşmüştür[21].

Bu arada Van’ın köy ve kasabalarında Ermenilerin isyan halinde olduklarına dair haberler gelmeye başlar. İşte bu günlerde cereyan eden bir olay bir kez daha Van halkını üzüntüye boğar. Türk çocuklarına gösterdiği ilgi ile bütün Vanlıların sevgisini kazanmış olan Dr. Maltızyan’ın cesedi 10 Nisan 1915 sabahı vilayetin karşısındaki ağaçlardan birine asılı halde bulunur. İsyancı Ermenilerce öldürülen Malrızyan’ın göğsünde “Düşmanlarımıza hizmet edenin akıbeti budur” yazısı vardır. Vali Cevdet Bey, duruma çok üzülür ve doktorun şeref ve hizmetine layık bir merasimle defnedilmesi için emir verir[22].

Ilgaz’ın romanı aslında 1915 yılında Van bölgesinde yaşanan savaşı, Ermeni isyanlarını, Van’ın işgalini, Ermeni çetelerinin yaptığı katliam ve yağmaları, göç etmek zorunda kalan Van halkının çektiği eziyeti anlatmaktadır. Bütün bu olaylar tarihsel gerçekliğe uygun olarak bir roman kurgusu içerisinde işlenmiştir. Yazarın, eserin tarihsel altyapısını oluştururken büyük ölçüde Osmanlı hükümetinin 1916 tarihinde yayınlamış olduğu Ermeni Komitalarının Amal ve Harekât-ı İhtilâliyesi[23] ve Esat Uras’ın 1950’de yayınlanan Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, adlı iki eserden yararlandığı anlaşılıyor. Ayrıca olayları bizzat yaşayan ya da tanık olan kişilerin ifadelerine de başvurulduğu görülüyor. Zaten bu durum eserin önsözünde; “Romanın gerek birinci kısmındaki tarihi ve gerekse ikinci kısmındaki içtimai vakalarda hayal ve tasavvur hudutlarından taştığına şüphe edilen hadisatın yaşayan nesil arasında yaşayan şahitleri bulunduğunu aziz karilere (okurlara) beyana mezunum”  şeklinde ifade edilmiştir. Yukarıda özeti verilen 120 çocukla ilgili bölümün ise büyük ihtimalle Süleyman Sabri Paşa’nın yazdıklarından esinlenilerek kurgulandığı anlaşılıyor. Bu bölümün sonundaki bir dip notta yer alan maalesef resmi vesaikte bu kahraman yavruların isimlerini bulmak kabil olmadı[24] şeklindeki ifade yazarın konu hakkında arşiv belgelerini de incelediğini ancak istediği bilgilere ulaşamadığını göstermektedir.

Yazarın tarihsel gerçekliğe bağlı kalma isteği, eserin çoğu yerinde roman üslubunun terk edilmesine yol açmıştır. Bu yüzden çoğu zaman tarihi romandan çok tarih kitabı izlenimi uyandırmaktadır. Tarih vurgusu o kadar güçlüdür ki temelde roman olmasına rağmen bu eser birçok araştırmacı tarafından bilimsel çalışmalarda kaynak olarak gösterilmiştir[25]. Olayları Şark Yıldızı romanından nakleden bu tür eserlerden daha sonra başka araştırmacılar da aynı olayları nakledince[26] aradan geçen yıllar içerisinde Şark Yıldızı romanı, tarih çalışmalarına yön veren bir eser olma özelliğini de kazanmıştır.  Oysa edebiyat eleştirmenlerinden Hasan Boynukara’nın da dediği gibi tarihi roman tarih değildir, ama tarih kokusu vardır, romandır ama biraz tarihtir aynı zamanda[27].

Bu nedenle Ilgaz’ın romanında da gerçekle kurguyu birbirinden ayırmak çok kolay değil. Örneğin Maltızyan’ın öldürülmesiyle ilgili dramatik olay tarihi bir gerçeklik midir? Hatta adına başka bir kaynakta rastlamadığımıza göre Maltızyan diye biri yaşamış mıdır? Yoksa Maltızyan yazarın muhayyilesinde yarattığı bir tip midir? Yine Ilgaz’ın yazdığı gibi şehit düşen çocuklar gerçekten Saray ilçesinde mi defnedildiler? Yoksa Saray ilçesinde bu şehitlere ait bilinen bir mezar yeri olmadığına göre o yıllarda sıklıkla başvurulduğu üzere şehit düştükleri yerde mi toprağa verildiler? Ve acaba kurtarılanlardan yürüyemeyecek durumda olan otuz çocuk sedye ve çuvallarla gerçekten Van’a kadar getirilebildi mi? Cephane götürecek kimse bulunamazken şehitleri ve yaralıları taşımak için bu kadar insan nereden bulundu? Dahası atacak tek kurşunları bile kalmayan birlikler, çocuklar cephaneyi ulaştırana kadar düşmana nasıl karşı koyabildiler.

Şu an için olayla ilgili olarak elimizdeki tek kaynak durumunda bulunan Süleyman Sabri Paşa’nın yukarıda aktarılan ve birkaç cümleden ibaret ifadeleri şüphesiz olayın tarihi bir hakikat olduğunu dair önemli bir kanıttır. Ancak olayların Şark Yıldızı romanında anlatıldığı şekilde gerçekleştiğini öne sürmek için yeterli değildir. Bu olayları yaşayan ya da tanık olan kimseler hakkın rahmetine kavuşmuşlardır. Bu nedenle olayları yaşayanların görüşünü almak artık mümkün değil. İşin ilginç yanı, savaş yıllarında Van’daki olaylara tanıklık etmiş kişilerin araştırmacılar tarafından kaydedilen ifadelerinde de 120 çocukla ilgili hadiselerden hiç bahsedilmemiştir[28]. Araştırmacıların tanıklara daha ziyade Ermeni çetelerinin yaptığı katliamlar hakkında sorular yöneltilmesi bu olaydan bahsedilmemesine neden olmuş olabilir. Ya da Van halkının bu olaydan hemen sonra Rus işgali ve Ermeni çetelerinin saldırıları nedeniyle maruz kaldığı acı ve sıkıntılar bu 120 çocuğun acısını bastırmış olabilir. Sözünü ettiğimiz eser netice itibariyle bir tarihi roman olduğuna göre bu sorulara cevap bulmaya çalışmanın da aslında fazla bir anlamı yok. Önemli olan Ilgaz’ın yaşanmış tarihi olayları Şark Yıldızı romanında insanın içine işleyen bir duygu seli içerisinde aktarmayı başarmış olmasıdır.

Belgesel niteliğinin yanında sürükleyici bir üslup ve kurguya sahip olması eserin geniş bir kitle tarafından okunmasını sağlamıştır. Şark Yıldızı, 1950’li yıllarda Van’ı Tanıma ve Tanıtma Cemiyeti aracılığıyla şehrin aydınlarına, öğretmenlerine ve öğrencilerine ulaştırılmıştır[29]. Böylece Van yöresinin aydınları da hem 120 çocuğun kahramanlığını hem de Van’ın yakın geçmişinde yaşanan feci olayları, Ermeni çetelerinin gerçekleştirdiği katliamları, katliamlar nedeniyle göç eden insanların yaşadıklarını Ilgaz’ın büyülü üslubuyla okumak imkânına kavuşmuşlardır. Bu nedenle eserin, o dönemin genç kuşağı üzerinde bir hayli etkili olduğu, kişiliklerinin ve dünya görüşlerinin oluşmasında önemli ölçüde belirleyici olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim bu kuşağın aydınlarından olup 1973–1977 yıllarında Van Belediye Başkanlığında bulunan Tayyar Dabbağoğlu’nun[30] girişimleriyle 1977 yılında Van şehir merkezinin Kurtuluş Parkı’nda bu çocuklar anısına bir abide dikildi ve kitabesine de şunlar yazıldı:

“Bu abide Birinci Cihan Savaşında düşmana karşı savaşmakta olan ordumuza cephane taşırken İran dönüşü Özalp ilçesinin Bedruk gediğinde tipiye tutulup ebediyete intikal eden seksen genç idadi öğrencisinin ayrıca Türk’ün ebedi ve ezeli vatanı olan bu topraklar için tam ercesine savaşıp şehit düşen kahraman Türk evlâtlarının aziz ruhlarını tazim için 1977 yılında Van Belediyesince yaptırılmıştır.”

Abide geçtiğimiz yıllarda onarıldı. Bu arada kitabesi de değiştirildi. Yeni kitabe ise şöyledir:

“120 Vanlı Kahraman Çocuklar Anıtı Van Belediyesi 1977

1. Dünya Harbinde 12 Ocak 1915 Hoy sınır cephesinde Ruslarla harb eden askerlerimize günler geceler boyu yürüyerek canları pahasına sırtlarında cephane taşıyan 120 Vanlı kahraman çocuğumuzun aziz hatıralarına ithaf edilmiştir. Ruhları Şad olsun. Bilsinler ki emekleri zayi olmamıştır. Van Belediyesi”

 

 

 

 

 


[1] ATASE Arşivi; Kls. 1143, Dos. 302, F. 3; Kls. 69, Dos. 15, F. 25.

[2] Joseph Pomiankowiski, Osmanlı İmparatorluğunun Çöküşü 1914-1918 I. Dünya Savaşı, (Çev. K: Turan), İstanbul 1990, s. 84

[3] ATASE Arşivi; Kls. 2, Dos. 8-B, F. 4, 4-2

[4] Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi Kafkas Cephesi 3 ncü Ordu Harekâtı, II, Ankara: Genelkurmay Başkanlığı Yayını, 1993 s. 643, 644

[5] GUZE (kaymakam), “Büyük Harpte Kafkas Cephesindeki Muharebeler” (Çev. Kaymakam hakkı), Askerî Mecmua, Sayı: 20 (Kânunusani 1331), s. 7

[6] BOA, DH ŞFR, Dos. No: 45, Bel. No: 7, 8, 158; BOA, DH-İ UM, Dos. No: 82-1, Bel. No: 1-1, 1-17

 

 


[7] Türk Silâhlı Kuvvetler Tarihi Osmanlı Devri Birinci Dünya Harbi İdari Faaliyet ve Lojistik X,  Ankara: Genelkurmay Başkanlığı Yayını, 1985, s. 25 vd.

[8] BOA, DH-İ UM, Dos. No: 76, Bel. No: 1-18

[9] ATASE Arşivi; Kls. 69, Dos. 15, F. 29, 29-1, 29-2, 29-3

[10] İhsan Ilgar, “Ali İhsan Paşanın Bir Raporu ve Bir Mektubu”, Hayat Tarih Mecmuası, I/ 5, (Haziran 1969), s. 57

[11] BOA, DH-İ UM, Dos. No: 82-1, Bel. No: 1-17; Dos. No: 46, Bel. No: 256

[12] BOA, DH ŞFR, Dos. No: 47, Bel. No: 13; Dos. No: 47, Bel. No: 53.

 

 


[13] BOA, DH-İ UM, Dos. No: 82-2, Bel. No:1-49

[14] BOA, DH-İ UM, Dos. No: 93-1, Bel. No: 1-74; Dos. No: E-6, Bel. No:3

[15] BOA, DH-İ UM, Dos. No: E-28, Bel. No: 25

[16] ATASE Arşivi; Kls. 1131, Dos. 77, F. 14-1

[17] Bkz. Nâsır Yüceer, 1. Dünya Savaşında Osmanlı Ordusu’nun Azerbaycan ve Dağıstan Harekâtı, Ankara 1996;

[18] Ermeni Komitelerinin Emelleri ve İhtilâl Hareketleri- Meşrutiyetten Önce ve Sonra (Haz. M Kanar), İstanbul: Der Yayınları, 2001, s. 268

[19] Aydın Talay, Bizim Eller, Ankara: Van Belediye Başkanlığı Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü Yayınları No:2, 1998, s. 293.

[20] Van Tarihi ve Kürtler Hakkında Tetabbuat, İstanbul: Matbaa-i Ebuzziya, 1928, s. 94

 

 


[21] Hikmet Ilgaz, Şark Yıldızı-Esir Cami Müslümanlar, I, (Basım yeri ve yayınevi belirtilmemiş) 1953, s. 76-102

[22] H. Ilgaz, I, s. 121-122

[23] Ermeni Komitelerinin Amal ve Harekât-ı İhtilâliyesi/İlan-ı Meşrutiyetten Evvel ve Sonra, İstanbul 1916; Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, Ankara 1950

[24] Hikmet Ilgaz, I, s. 102

[25] Aydın Talay, Yıkılan Bir Şehrin Anatomisi, İstanbul: Van Belediye Başkanlığı Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü Yayınları No:2, 1916, s. 79-80, 121;, Şenol Kantarcı, Van’a Ermeni İsyanları (1896-1915), Ermeni Araştırmaları Dergisi, Sayı: 5, (Haziran 2002), s. 138-167; Ergünöz Akçora, Van ve Çevresinde Ermeni İsyanları, İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını, 1994, s. 162-163, 170. 

[26] Örneğin Maltızyan’ın öldürülmesi olayını Aydın Talay ve Ergünöz Akçoranın yukarıda belirtilen eserlerinden nakledilmiştir. Bkz. Hasan Oktay, “Van İhtilâl Örgütünün Van’daki Faaliyetleri ve İsyan”, Ermeni Araştırmaları 1. Türkiye Kongresi Bildirileri, I, Ankara: ASAM Ermeni Araştırmaları Enstitüsü Yayını, 2003, s. 448

[27] Hasan Boynukara, “Tarihi Roman” Beyaz Gemi, Sayı: 2, Kasım 2007, s. 19



[28] Bkz. Aydın Talay, Yıkılan Bir Şehrin Anatomisi, İstanbul: Van Belediye Başkanlığı Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü Yayınları No:2, 1996, s. 151-185; Hüseyin Çelik, Görenlerin Gözüyle Van’da Ermeni Mezalimi, Ankara: Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Yayınlar No: 11, (Basım Tarihi Yok); Azmi Süslü- Gülay Öğün- M. Törehan Serdar, Van, Bitlis, Muş ve Kars'taki Ermeni Katliamları Gazilerle Mülakat, Ankara 1994.

[29] Bu bilgi, 1950’li yıllarda cemiyetin üyeleri arasında yer almış olan Emekli Öğretmen ve Gazeteci-Yazar Sayın Ali Laleci’den alınmıştır.

[30] Aydın Talay, Bizim Eller, 235-236

 

 

120 Vanlı Kahraman Çocuklar Anıtı

 

 

 

Yorumlar (0)Add Comment

Yorum yaz
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız, eğer kayıtlı değilseniz lütfen ilk önce kayıt olunuz.

busy
 

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün11
mod_vvisit_counterDün25
mod_vvisit_counterBu Hafta78
mod_vvisit_counterGeçen Hafta193
mod_vvisit_counterBu Ay875
mod_vvisit_counterGeçen Ay987
mod_vvisit_counterToplam23033

Online (20 dakika içinde): 5
IP NO: 38.107.191.85
,
Bugün: Tem 30, 2010